Küreselleşme ve egemenlik bir çok gözlemciyi bu kavramların anlamlarını abarttıkları için yanlış sonuçlara götüren, ikinci milenyum yaklaşımında uluslararası sistemin dönüşümü ile ilgili kavramlardır. Bazı analizciler dünyanın yeni bir çağa girdiğini iddia etmektedirler. Kurumsal yapıların ortaya çıkmasıyla özellikle egemen devlet, küreselleşme tarafından zayıflatılmış ve zarar görmüştür. Bu bölümün temel tezi egemenliğin, temelde küreselleşme tarafından dönüştürülmediğidir. Bugünkü meydan okumaların geçmişte meydana gelenlerden niteliksel olarak faklı olduğu açık olmamasına rağmen, küreselleşme devlet kontrolünün etkinliğine meydan okumuştur. Fakat, küreselleşme devamlı sorun halinde olan ve hiçbir zaman garanti altına alınamayan devlet otoritesini niteliksel olarak değiştirmemiştir.
[1] Stephen Krasner (2001), “Globalization and Sovereignty”,Edit: David Smith, Dorothy Solinger and Steven Topic, California Institute on Global Conflict and Cooperation, London and New York, p.34-53.
Küreselleşmenin egemenliği ortadan kaldırdığı iddiası abartılmaktadır ve tarihi olarak miyoptur. Devletin hem kontrolüne hem de otoritesine devamlı olarak meydan okunmuştur. Bu meydan okumalar bölgesel devletlere dayalı şimdiki yapıyı içeren uluslararası sistemin kendine has elementleridir. Otorite ve kontrole meydan okumalar iki nedenden dolayı anarşik sisteme özgüdür. Birincisi, insan ve azınlık haklarını koruma gibi sebeplerle devletlerin içişlerine müdahale ile müdahalesizlik arasındaki çatışmayı içeren rekabetçi normatif haklar arasında kesin bir şekilde seçim yapabilecek hiç otorite yapısı yoktur. İkincisi, özellikle daha zayıf devletlerin sınırları içinde ve dışında kontrolleri garanti değildir. Güçlülerin çıkarları, kabul edilen normlara uymayacaktır. Küreselleşme bir takım gelişmelerin karışımı anlamına gelebilir. Şöyle ki; insan haklarının yasallaşması, işlemlerin dijitalleşmesi, iletişimin hızı, global NGO’ların (Sivil toplum kuruluşlarının) yoğunlaşması, felaketlerin yayılması, uluslararası sermaye pazarlarının büyümesi, illegal göçün artması vb.. Küreselleşmenin öneminin artmasına vurgu yapan analizcilerin çoğu modern teknolojinin dönüşümünü vurgulamaktadırlar. İletişim ve ulaşım maliyetleri düşmüştür. Telefon, faks ve şu anda internet milyonlarca insan için hızlı ve ucuz iletişim imkânı vermektedir. New York’ta bir bankacı bilgisayar başında milyarlarca dolar transfer edebilir. Egemenlik terimi en az 4 farklı anlamda kullanılmaktadır:
1.Karşılıklı Dayanışma Egemenliği; devletin sınır içinde ve dışında aktiviteleri kontrol etmesidir. (malların, sermayenin, fikirlerin dolaşımı)
2.Yurtiçi Egemenlik; veri bir politika içinde otoritenin organizasyonudur.
3.Westfalyan Egemenliği; dış otoritenin dışında kalma, devletin dış otorite yapısının bağımsız olma hakkı.
4.Uluslararası Hukuki Egemenlik; bir devletin başka bir devlet tarafından tanınmasıdır. Tanınma diplomatik dokunulmazlıkla, anlaşmalar imzalama ile ve uluslararası organizasyonlara katılma ile ilgilidir.Egemenliğin bu dört tanımı mantıksal olarak ve pratikle ayrıdır. Diğerleri olmadan birine sahip olmak mümkündür. Mesela Tayvan, Westfalyan egemenliğine sahiptir, fakat uluslararası hukuki egemen değildir. Bir devlet diğer devletler tarafından tanınabilir, fakat eksik yurtiçi ve karşılıklı dayanışma egemenliği, sınırlar içinde ve ötesinde devletin, faaliyetlerini kontrol etmesi, 1990’larda Afrika’da bir çok devlet tarafından karakterize edilen bir durumdur. Bir devlet uluslararası hukuki egemenliği benimseyebilir ancak Westfalyan egemenliğine sahip değildir. Mesela 20’den çok Avrupa ülkesi 1953 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini kuran ilgili protokolleri imzalamışlardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları ulusal mahkemelerde bağlayıcıdır ve kişilere ülkelerini dava etme hakkı vermektedir.. Egemenlik nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, globalleşme çerçevesinde çağdaş gelişmelerin, sistemin doğasını dönüştürdüğünü söylemek zordur. Kontrol ya da otoritelerini koruyabilen devletler içinde asla efsanevi (mitik) bir geçmiş var olmamıştır. Zayıf devletler sadece sınır içinde ve ötesinde etkin kontrollerini sürdürmek için değil aynı zamanda dış otoriteyi ülke sınırları dışında tutmak için mücadele etmektedirler. Globalleşme, kontrol olarak algılanan egemenlik için bazı yeni problemleri ortaya çıkarmaktadır. Fakat devletler geçmişte de meydan okumalarla karşılaşmışlardır. Globalleşmenin bazı yönleri özellikle kadın hakları ve demokrasi gibi fikirlerin yayılması özel ulusal kurumsal biçimlerin yasallığını etkiledi, fakat geçmişte de benzer meydan okumalar vardı: I. Dünya Savaşı’ndan sonraki azınlık hakları ve ulusal self determinasyon gibi. Devlet kontrolüne tehdit algılaması, ticaret ve sermaye piyasalarının I. Dünya Savaşı’ndan önceki dönemde daha yüksek düzeyde bütünleştiği gerçeğinigörmezden gelmekte ve emek göçü daha fazla dile getirilmekteydi.. Üstelik, son 50 yıllık dilimde(1914-1950 yılları arasındaki azalmayı takiben) meydana gelen yüksek seviyede bütünleşme eğilimleri devlet faaliyetlerinin yoğunlaşması ile eş anlı biçimde gerçekleşmiştir. Küreselleşme uluslararası hukuki egemenliğin önemini arttırmıştır; çünkü tek taraflı politika etkisiz olduğu zaman devletler, kontrollerini ele geçirmek için uluslararası anlaşmalara girmişlerdir... Özetle, küreselleşme egemenliğin şeklini değiştirmemektedir. Gözlemciler, hayali bir geçmiş yaratarak, çağdaş değişimlerin önemini abartmışlardır. Kontrole meydan okuma ile otoriteye meydan okuma arasındaki farkı ayırt edemedikleri için, uluslararası egemenliğin geçerliliğine bağlı olan uluslararası işbirliğiyle kontrolü zayıflatmanın, otoriteyi güçlendireceğini anlamakta zorlanmışlardır..
Küreselleşme, Egemenlik ve Kontrol
Fikirlerin, insanların, malların ve üretim faktörlerinin uluslararası dolaşımındaki artış olan küreselleşme gözle görülebilir bir gerçektir. İletişim ve taşıma maliyetleri azalmıştır. İletişim e-mail yoluyla çok hızlı ve kolay bir hale gelmiştir. Bir gün içinde bir kişiyi dünyanın bir ucundan başka bir tarafına taşımak mümkün hale gelmiştir. Bir ayakkabının derisi bir ülkeden sağlanıp, kesilmesi bir başka ülkede, başka bir işlemi üçüncü ülkede yapılıp, dördüncü ülkede satılabilmektedir. CNN dünyanın her tarafına Bağdat’ı bombalayan füzeleri gösterebilmektedir. Gelişmekte olan ülkelere sermaye akışı 1990’da 57 milyar dolardan 1995’te 211 milyar dolara çıkmıştır. Günlük dış işlemler 1995’te 1,2 trilyon dolarla 1989’dakinin 2 katına çıkmıştır.(Simmons ,1996: 1)Pek çok gözlemci, küreselleşmedeki artışın egemenlik için bir tehdit olduğunu söylemektedir. Onların sıklıkla demek istediği şey, devletin bu aktiviteler karşısında kontrolü kaybettiğidir. Fakat bazı gözlemciler en azından bunun otorite yapılarında değişikliklere izin verdiğini ima etmektedirler. The Economics of Interdependence adlı klasik çalışmasında Richard Cooper, sermaye hareketliliğinin devletlerin kendi yurtiçi para politikalarını kontrol etme yeteneklerini kaybetmelerine sebep olduğuna işaret etmektedir. (yani sermaye girişlerinin serbest olduğu bir ortamda devletler hem para politikalarını hem de döviz kurlarını aynı anda belirleme imkanına sahip değildirler. Sadece dalgalı kur sisteminde para politikasını kontrol etmek mümkün olur. Sabit kur sisteminde açık sermaye girişleri altında para politikası kontrol edilemez.) Global iletişimin bir gözlemcisi bu durumu şu şekilde ifade eder: Uzun dönemde iletişim ulusal sınırları aşacak ve ülkelerin elektronik haberleşmeyi kontrol etmesi demode olacak, aynı şekilde ulusal kontrol kelimesi bile konuşulmayacak (Noam ,1987:44)James Rosenau, atmosfer kirliliği,terörizm, uyuşturucu trafiği, nakit krizler ve AIDS gibi konuların karşılıklı bağımlılık ve yeni teknolojilerin ürünü olduğunu ve bunların ulusal olmaktan çok ulus aşırı olduğunu iddia etmektedirler. Devletler bu ve bunun gibi sorunlara çözüm üretememektedirler (Rosenau, 1990:13)Küreselleşmenin egemenliği zedelediği argümanının iki eksikliği vardır: birincisi egemenliğin birinci anlamı olan etkili devlet kontrolüyle ikinci anlamı olan otorite ve yasallıkla ilgili kısmı birbiri ile karıştırılmaktadır. İkincisi, geçmişte devlet kontrolünün etkili olduğu altın bir çağ olduğunu farz ederek ve 19. yy.’ın sonunda meydana gelen uluslararası sermaye girişlerinin şimdiki kadar yüksek olduğu gerçeğini göz ardı ederek dile getirilenküreselleşme tezlerinin tarihi olarak miyop olduğudur. Modernçevrenin niteliksel olarak devlet kontrolüne karşı farklı ayaklanmalar göstermesi açık değildir. ( Thomson and Krasner, 1989). Son yıllarda yer alan değişimin düzeyi kolaylıkla abartılabilir. Devletler daima entegre olmuş bir uluslararası çevrede faaliyet göstermişlerdir. Sermaye bu eğilimin sıklıkla dile getirildiği yegane alandır. Uluslararası sermaye hareketleri alanında bile değişikliğin derecesi geçmişten, global sermaye pazarlarının tamamen entegre olduğu duruma kadar genellikle abartılmaktadır. Uluslararası sermaye piyasaları yeni bir gelişmedir. Avrupa’da uluslararası bankacılık orta çağın sonlarında başlamıştır. Finansal varlıklar için bir piyasa ilk olarak 17. yy.’da Amsterdam’da gelişmiştir. (Landes, 1979:10-11). 16. yy.’ın başlarında büyük finansal ve ticaret grupları sadece Avrupa’da değil, dünyanın her yerinde faaliyetler yapıyorlardı. The Welsers of Ausburg, Avrupa’da ve Akdeniz’de faaliyette bulunmuş ve 1528’de Venezuela’da bir şube açmıştır. Fuggers, Merkezi Avrupa’daki ve Alp’lerdeki madenleri kontrol etmiştir. Antwerp de baskın firmaydı, zamanın en önemli finansal merkeziydi ve Portekiz, İspanya, Şile, Flume ve Dubrovnik’de şubeleri vardı. 16. yy’ın sonunda hem Hindistan’da hem Çin’de acenteleri oldu. Kısaca, bu büyük firmanın imparatorluğu güneşin batmadığı imparatorluk olarak bilinen V. Charles’ın ve II. Philip’in büyük imparatorluğundan daha büyüktü.(Braudel, 1982:186-7).Erken modern çağda, Avrupalı hükümdarlar uluslararası finansa az ya da çok gelişmiş ülkelerdekinden daha fazla bağımlıydılar. Hükümdarlar, savaşmak için ihtiyaçları olan geliri yurtiçi kaynaklardan sağlayamadılar ve bu yüzden yüksek faiz oranlarıyla borç almaya zorlandılar. Bir dizi isyandan sonra Kralların zorla vergi toplama hakkı 17. yy.’a kadar ve sonrasında kabul edilmedi (De Jouvenel, 1957:186-8 ;Riley, 1980: 1-3; Cohen, 1986:84-90) 18. yy. boyunca İngiltere hükümeti ulusal gelirinin %10’unu, Fransa ise yaklaşık %5’ini vergilendirmeyle elde edebildi, (Brewer, 1989:91). Vergi toplamadaki bu yetersizlik ülkenin kaynaklarının daha önemli bir kısmını oluşturan uluslararası borçlanmayı meydana getirmiştir. 18. yy.’da kamu borçları İngiltere, Fransa ve Alman hükümetlerinin harcamalarının %60’ından fazlaydı(Brewer, 1989:114,131-3). Sadece 19. yy.’da Büyük Avrupa Devletleri sermaye birikimi amacına yönelik olarak sofistike karmaşık ulusal finans sistemleri geliştirmişlerdir(Tilly, 1990:53). 1820’lerde bağımsızlıklarını kazanan Latin Amerika ülkeleri dış borçlarını ödeyemediklerinden dolayı borç krizini izleyen yıllarda iktisadi krizlere sürüklenmişlerdir. 1820, 1873, 1890 ve 1921 yıllarında uluslararası finansal düzenlemeler açısından büyük ihmaller söz konusuydu (Marichal, 1989:4 Lindert ve Morton, 1989:41-3). İki savaş arası dönemde uluslararası bankalar ve hükümetler Almanya’nın savaş tazminatı ödemeleri ile bağlantılı olan uluslararası finansal işlemleri kapsayan düzenlemeler gerçekleştirdiler. Amerikan bankaları Almanya’nın borçlarını yeniden değerlendirmeye başladıklarında Almanya’nın borçlarını ödemesinin imkansız olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalmışlardır(Craig ve George, 1990: 78-9)Uluslararası sermayenin önemli kaynağı İngiltere, I. Dünya Savaşı’ndan önce ve yirminci yüzyılın sonunda herhangi bir ülkenin olduğundan daha fazla biçimde global sisteme bağımlıydı.I. Dünya savaşı’ndan önce İngiliz gelirlerinin %10’u ve Fransız gelirlerinin %6’sı yabancı yatırımcılardan kaynaklanmaktaydı (Feis, 1965:14,16,48,72). 1914’de İngiltere’nin zenginliğinin yüzde yirmi beşi yabancı yatırımlardan kaynaklanmaktaydı(Gilpin, 1987:308; Cohen, 1986:90). Singapur’daki bir broker tarafından yapılanspekülatif işlemler sonucunda 1995’de önemli bir yıkımla karşılaşan İngiltere’nin önemli finansal kurumlarından Barings Brothers , İngiliz Merkez Bankası, Fransız Merkez Bankası, İngiliz Hazinesi ve J. P. Morgan’ın müdahaleleri olmasaydı, Arjantin’e verdiği şaibeli borçlar yüzünden zaten 1890’da çökecekti (Cohen, 1986: 94-5)Sadece uluslararası bankacılık değil aynı zamanda uluslararası finansta büyük devletlerin ilişkileri ve zayıf küçük devletlerin uluslararası sermayeye bağımlılığı da yeni değildir. Fakat uluslararası sermaye piyasalarının entegrasyonunun bugünkü seviyesi abartılmaktadır. Yabancı yatırımcılartarafından yapılan doğrudan yatırımların getirisi ülke içindeki yerleşikler yapılan yatırımların getirisinden daha düşüktür(Feldstein ve Horioka, 1980). Tam entegre olmuş global sermaye piyasalarında eşitsizlik var olmayacaktır. Üstelik, uluslararası sermaye piyasalarının entegrasyon seviyesi şu anda 19. y.y.’dakinden daha yüksek değildir. Uluslararası sermaye akışının ölçümü olarak cari dengenin milli gelire oranı kullanılırsa Obstfeld ve Taylor sermaye piyasalarının 19. y.y.’da 1980’lerdeki on beş ülke için cari dengenin milli gelirin % 5’ine ulaştığı ve iyi bir entegrasyon derecesini ifade ettiği söylenebilir. 1930’larda bu oran %1,5 ve 1950’lerde ve 1960’larda %1’e düştü. 1989-96 yıllarında bu oran 12 ülke için ortalama %2,3’ ye düşmüştür(Obstfeld ve Taylor, 1997:8).Uluslararası göç oranları da 19. y.y.’da en yüksek seviyesine ulaşmıştır. 1870 göçünün dışında ABD işçi göçü %24, Arjantin%86, Avustralya %42 ve Kanada %44 küçüldü.Aksine İrlandalı, İtalyan ve Norveçli iş gücü %45, 39 ve 24 oranında büyümüştür. 19. y.y.’ın bazı dönemlerinde İrlanda ve İsveç göç oranları %10’a ulaşmıştır(Williamson, 1996:16,18). Bu geniş göç hareketi uluslararası sermaye piyasalarının entegrasyonu ile eşleştirilmektedir. 20. y.y.’ın ilk yarısında ise faktör hareketliliği sınırlandırıldığı için eşitsizlikler artmıştır(Williamson, 1996:10-12,20). Diğer yandan 1914’den 1940’lara kadar düşen uluslararası ticaret hareketleri, 19. y.y. boyunca öylesine artmıştı ki bazı ülkeler geçmişteki bu seviyelerine ancak 1980’lerden hemen önce ulaşmışlardı(Thomson ve Krasner ,1989).Ekonomiden daha farklı alanlardayeni dönemin geçmişle nitel bir ayrılığa düştüğü iddiası bazı gözlemciler tarafından şüphe ile karşılanmaktadır. Bazı gözlemciler dünyanın daha global olduğuna örnek olarak AIDS’i göstermektedirler. AIDS, Afrika’daki bazı hayvanlarda başlayan ve 1980’ler boyunca dünyaya yayılarak milyonlarca insanın ölümüne sebep olan bir felakettir. 14.y.y.’da ise Siyah Ölüm Avrupa nüfusunun %30-40’ının ölümüne yol açmıştı. Siyah ölüm muhtemelen Avrupalıların haritadaki yerini tam olarak bilemediği Gobi Çölü’nde ortaya çıkmıştır. Siyah ölüm, toprak işçisi oranlarındaki değişikliğin sonucunda Avrupa’daki mülkiyet hakları sistemini değiştirmiştir. 20. y.y. boyunca grip salgını ise milyonlarca insanı öldürmüştür. AIDS büyük bir trajedidir ancak daha önce meydana gelen evrensel hastalıkların ekonomik, sosyal ve politik kurumlara yaptığı etkiden daha az bir etkiyi nüfus üzerinde göstermiştir. Fikrilerin yayılması da yeni değildir. Hıristiyanlık 4. y.y.’da Roma İmparatorluğunu dönüşüme uğratmıştır. 7. ve 8. y.y.’larda Hz. Muhammed’in fikirleri Arap Yarımadası’ndan Akdeniz’in pek çok yerini fethederek kabilelere liderlik etmiştir. Reformcu Luther Wittenberg de Schlosskirche’nin kapısına 95 tezini astıktan sonra Avrupa’nın politik haritası değişmiştir. Gerçekten insanların bu dünyadaki ahlaki davranışlarını ve diğer taraftaki ölümsüzlüklerini etkileyen dini düşünceler 20. y.y.’da telefon, faks ve internetile etkili olan düşüncelerden daha politiktir. Eninde sonunda Avrupa’da 16. ve 17.y.y.’lardaki din savaşları çok yıkıcı olmuştur (30 yıl savaşlarında bazı bölgelerde Alman nüfusunun % 50’den fazlası öldü(Holsty, 1991:28-9.)). Devlet adamları öncelikle dini toleransları kabul için , ardından dini özgürlükler için zorlanmışlardır. 4. y.y.’dan 17. y.y.’a kadar Avrupa’da politik hayatın merkezi konularından biri de; devlet, tanrı ve kişilerin kurtuluşu arasındaki ilişkinin az ya da çok politik gündemden kaybolmasıdır(Garrett ,1998). Globalleşmenin devlet kontrolü üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını iddia etmemekteyim. Fakat ulus ötesi hareketlerin sonucu olarak devlet otoritesine karşı ayaklanmalar yeni değildir. Bazı alanlarda devletler için problemler daha şiddetli hale gelmiştir. Globalleşmenin sistematik olarak devlet kontrolünü ayaklar altına aldığına dair kesin bir kanıt yoktur.Gerçekten globalleşme ve devlet kontrolü arasındaki en açık ilişki bunların beraberce arttığıdır. Büyük ülkeler için hükümet harcamalarının seviyesi 1950’lerde ticaret ve sermaye akışının artmasıyla önemli derecede yükselmiştir. Bu durum sürpriz olmamalıdır: devletler, sosyal güvenlik ağlarını tamamlamak için sürece müdahale etmektedirler. Kamu harcamalarının seviyesi ile sermaye akışı arasında ampirik bir ilişki yoktur; hükümet politikası uluslararası sermaye piyasalarının açıklığı ile engellenmemektedir. Yatırımların oranı toplam vergi miktarı ile tam olarak bağlantılı değildir. Gerçekten modern firmalar için gerekli olan alt yapının (eğitim, telekomünikasyon, ulaşım gibi) oluşturulması için yüksek düzeyde kamu harcaması gereklidir (Garrett,1998 ).Özet olarak global hareketler yeni değildir. Göç hareketleri gibi bazı alanlarda global hareketler 19.y.y.’da içinde bulunduğumuz periyottan daha yoğundur. Kamu girişimleri küreselleşme tarafından yaralanmamaktadır. Gerçekten, kolektif malların tedariki ve sosyal istikrar ticaret ve sermaye akışının seviyesini savaş sonrası dönemde katlanılabilir hale getiren koşulları yaratmıştır.
Egemenlik ve Otorite
Küreselleşme hakkındaki argümanla bağlantılı olan egemenliği kontrol konuları bir tarafa bırakılırsa egemenliğin, otorite ile ilgili olarak üç farklı yolla anlaşıldığı ileri sürülebilir: Yurt İçi Egemenlik, Westfalyan Egemenlik ve Uluslararası Hukuki Egemenlik. Egemenlik, öncelikle devletin yurt içi kurumsal düzenine atıfta bulunmaktadır. Örneğin federal devlet mi, monarşi mi ya da demokrasi mi? İkinci olarak egemenlik otonomiye atıfta bulunmaktadır. Örneğin merkezi devlet otoritesi dış otoriteden bağımsızdır. Üçüncü olarak devlet egemenliği, diğer devletler tarafından egemen bir varlık olarak tanınsa da tanınmasa da uluslararası tanınmaya atıfta bulunur(Bknz. Thomson, 1995:214 ; Deudney, 1995:198 Thomson özellikle otorite ve kontrol arasındaki ayrımı vurgulamada etkilidir). Yurt içi egemenliğe, Westfalyan egemenliğe ve uluslararası hukuki egemenliğe çağdaş global ortam tarafından meydan okunduğuna dair herhangi bir işaret yoktur.Belirli global gelişmeler yurt içi otorite yapılarını etkileyebilirler. Fakat bu durumda bile tartışmalı olan nokta politik hayatı organize eden uluslararası bir yapı olarak egemenliğin doğasın değiştiğidir. İnsan hakları hakkındaki fikirlerle ilgili globalleşmenin bazı elementleri, dış otoritenin diskalifiye edilmesi olarak anlaşılan egemenlik anlayışına meydan okumaktadır, fakat bunlar yegane ayaklanmalar değildir. Gerçekten, yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişkileri düzenlemek için dış aktörler tarafından gösterilen çabalar uluslararası sistemin yerel bir karakteristiği olmuştur. Küreselleşme, iki taraflı tanınma olarak anlaşılan egemenliğin önemini arttırmıştır. Çünkü devletlerin, artan hareketlere tepki göstermesinin yollarından biri uluslararası anlaşmalara girmesidir.
Yurt İçi Egemenlik: Küreselleşme ve Anayasal Yapılar
Egemenlik terimi yurt içi politik otoritenin kurulması ile yakından ilgilidir. Egemenliğin iki önemli teorisyeni Bodin ve Hobbes devlet içinde otoritenin kaynağının yasal olarak kurulmasını söylemektedirler(Skinner ,1978:287). Egemenlik çalışmasında E.H..Hinsley şöyle demektedir:Başlangıçta ve herhangi bir seviyede, egemenlik fikri, siyasal toplumda nihai ve mutlak siyasal otoritenin olduğu fikridir ve bu ifade aşağıdaki kelimelerle devam ederse tanımı tamamlamak içinher şeyin buna eklenmesine ihtiyacı vardır: “hiçbir nihai ve mutlak otorite başka bir yerde yoktur.”(Hinsley, 1986:25-6)Locke’den Mill’e, Marx’a, Dahl’e kadar sonraki teorisyenler, devletin, egemenliğin kaynağı olduğu fikrine meydan okumuşlardır. Devletler anayasal olarak çok farklı yollarla yapılandırılabilir. Bodin ve Hobbes’un savunduğu gibi otorite bir aktörün elinde toplanabilir ya da modern demokrasilerde olduğu gibi farklı kurumsal yapılara bölünebilir. Almanya ve ABD örneğinde olduğu gibi üniter devletlerin aksine merkezi hükümet tarafından çeşitli konularda kontrol edilen federal yapılar olabilir ya da Fransa örneğinde olduğu gibi merkezi hükümetin tüm konular üzerinde nihai otoriteye sahip olduğu üniter yapılar söz konusu olabilir. Bazı analistler yurt içi politik otoritenin organizasyonunun, global trendler tarafından etkilendiğini söylemektedirler. FrancisFukuyama’nın, liberal fikirlerin zaferi hakkındaki iddiaları açık bir örnektir. Fakat bazı gelişmeler yer alsa bile, egemenliğin doğasının niteliksel olarak değiştiğini ima etmeyen Samuel Huntington gibi bazı gözlemcilertarafındanFukuyama’yameydan okunmuştur. ( Fukuyama, 1992; Huntington, 1996). Devlet yapılarının yurt içi organizasyonu daima uluslararası trendlerden etkilenmiştir. 16. y.y.’da Protestan Devletler, 17. y.y’da monarşiler, 19. y.y.’da cumhuriyetler ya da 20. y.y.’da faşist, komünist ve şimdiki demokratik devletler gibi…Yakınlaşma düzeyinin şimdi, eskisine göre daha fazla olduğu yolunda herhangi zorlayıcı bir işaret yoktur. Demokrasi dünyayı sürüklememiştir. Kapitalizmin farklı şekilleri vardır. Batının liberal, bireysel insan hakları fikri pek çok Asya ülkesi lideri tarafından reddedilmiştir. Dini fundamentalizm son zamanlarda çok göze çarpar olmuştur. Kesin ve sorgulanamaz dogmatik fikirlerin global yayılımının yurt içi politik otorite organizasyonunu etkilediği gerçeği yeni değildir.
WestfalyanEgemenlik: Küreselleşme Ve Dış Otorite Hakimiyetinin Dışarıda Tutulması
Egemenlik, sadece yurt içi otoritenin örgütlenmesi ile değil, aynı zamanda dış otoritenin diskalifiye edilmesi ile de ilgilidir ki bu Westfalyan Egemenlik adını taşımaktadır(Esasında Westfalyan Barışı Westfalyan model olarak adlandırılan model için hemen hemen hiçbir katkı sağlamamıştır.Dış otoritenin hariç tutulması gerektiği fikri 18. y.y.’ın sonunda sadece Wolff ve Wattel’in yazılarında açık biçimde geliştirilmiştir. Bknz. Krasner 1993; Thomas ve Thomas, 1956:4-6; Vincent ,1974: 26-7; Vattel, 1852: 155). Devletler, belirli bölgelerde yaşarlar. Bu bölgeler içinde politik otoriteler yalnızca yasal inisiyatif sahibi davranışlara sahiptirler. İçsel otoriteyi Bodin tek bir kaynağa, modern demokratik teori ise bir çok kaynağa dayandırsa da, Westfalyan egemenlik hala dış otoritenin reddini ima eder. Son yıllarda bir grup analizci uluslararası sistemin bazı önemli yollarla değişen karakterini ortaya koymak için Westfalyan egemenliği hakim bir işaret olarak kullanmışlardır. Örneğin James Rosenau şunu ileri sürmektedir:Bu sistemde yasal otorite uluslararası hukuku ve diplomasi ilkelerini kabul eden ve eşitlik temeli üzerinde birbirini etkileyen siyasi kuramlar üzerinde odaklanmıştı. Onların elçilikleri dokunulmaz kaldı ve yurt içi iş ve ilişkilerini yerine getirdi. Bu gibi konulara giriş, çiğnenen egemenliğe yönelen tepkilerle savaş hazırlıklarını karşılaştırmıştır. Tüm uygulamaya dönük amaçlar için yurt içi ve yurt dışı ilişkiler arasındaki çizgi korunmuş ve açıkça herkes tarafından anlaşılmıştır. Batı devlet sisteminin kuralları dışsallıklar üzerindeki kontrolü barındırmakta ve nadiren bunlara meydan okunmakta ve bunlar nadiren revize edilmektedir(Rosenau ,1990:109)Philip Windsor ise şöyle demektedir: Devletler arası müdahalesizlik esasına dayanan yaşlı Westfalyan sisteminin azaldığınıve farklı güçlerin müdahalelerinden kaynaklanan tehlikenin arttığını ileri sürmek şu anda modadır. Westfalyan sistem bazı dikkate değer başarılar göstermiştir: Bir devletin mutlak egemenliği dış müdahale özgürlüğü ile eşleştirilen iç egemenlik ve bu yolla modern devletler sisteminin kurulmasına öncülük eden Augsburg Dini Barışı’nda yasalaşan cuius regio eius religio ilkesi olmak üzere ikili bir temel üzerine oturtulmuştur. (Windsor, 1984:45).Bazı araştırmacılar, egemenliği insan haklarını da içerecek biçimde genişletmişlerdir. Çünkü insan hakları hakkında bu iddialar egemenliğin bir çelişkisi olarak görülmektedir. David Forsythe şöyle söylemektedir:İnsan hakları kanunu hakkındaki en önemli işaret bunun tüm devlet ve insanlık için kurallar bütününü saptamasıdır. Bu eğilim dünya birliğini arttırmayı ve ulusal bölücülüğü önlemeyi araştırmaktadır. Bu duyarlılığın içinde uluslararası insan hakları kuralları devrim niteliğindedir. Çünkü ulusal egemenlik fikri ile çelişmektedir.(Forsythe, 1983:4).1990’lardaki yazılarında Kay Hail Bronner küçük grupların statüsü hakkında şunları iddia etmektedir: “Modern uluslararası hukuk, egemenliğin zırhını kırar gibi gözükmektedir”(HailBronner, 1992:117). Benzer şekilde Brian Hehir şunu iddia etmektedir: “ Westfalyan düzende hem devlet egemenliği hem de müdahalesizliğin kuralları açık biçimde belirlendi.” Daha sonra bu Westfalyan sisteminin, saldırının umulmadık derecesi olduğunu söyleyerek analizine devam etmektedir(Hehir, 1995:6)Dış otoritenin dışarıda tutulması olarak anlaşılan egemenlik, küreselleşmenin spesifik bir görüntüsü tarafından ayağının kaydırılmasıdır. Devletler, kendi sınırları içinde istediklerini yapabilirler. Çünkü kural koyucular ile kurallar arasındaki ilişkiler, kesin değerler evrensel olarak kabul edilmiştir.İnsan haklarının egemen devletin otoritesini sarstığı argümanı tarihi olarak miyoptur. Yöneticilerle yönetilenler arasındaki ilişki daima yurt dışı incelemenin konusu olmuştur. Zayıf devletler güçlü komşularının müdahalelerinden dolayı asla özgür olmamışlardır. Değişen şey ilginin spesifik odağıdır. 17. y.y.’ın ortalarından 19.y.y.’ın ilk bölümüne kadar devlet adamları dini toleranslarla ilgilendiler. Viyana Anlaşması’nın başlangıcıyla 19. y.y.’da Balkanları ilgilendiren tartışmalarla ve I. Dünya savaşı’ndan sonra Versay barışıyla uluslararası dikkatin odak noktası etnik azınlıklardı. II. Dünya savaşı’ndan sonra bireysel insan hakları dikkati çekmiştir. Dış otoritenin hariç tutulması olarak anlaşılan dini toleranslar, azınlık hakları, insan hakları egemenliği modern devlet sisteminin tarihine meydan okumuştur.1555 Augsburg Barışı’dan 1815 Viyana Kongresi’ne kadar hemen hemen Avrupa’daki bütün büyük barış düzenlemeleri, sivil çatışmayı önlemek için oluşturulan dizi azınlıklara yönelik anlaşma hükümlerini içermektedir. Avrupalı liderler dini tolerans konularında istekli değillerdi. Fakat 16 ve 17. y.y.’larda Fransa, Almanya ve İngiltere arasında gerçekleşen din savaşlarının tecrübesi onları başka alternatif olmadığına ikna etmiştir. Westfalyan modelindeki dini tolerans için uluslararası olarak garanti altına alınan hükümler , büyük barış anlaşmalarını içerdi. 1555 Ausburg Barışı hem Katolik hem de Lutherian inançlarını tanıdı. Aynı zamanda bu barış, prensin, kendi topraklarının dinini belirleyebileceği prensibini de onayladı(cuius regio, eius religio). Bu ilke, Westfalyan modeliyle de tutarlıdır. Fakat Ausburg barışı dini tolerans için bazı hükümler getirmiştir. Dini muhaliflere öldürülmelerindense göç etmeleri için izin verilmiştir. Karma nüfuslu Alman şehirlerindeki bakanlıklar Protestan ve Katolikler tarafından paylaşılmıştır. Bu çerçevede yöneticiler, etki alanı içinde bulunan kesimlerin dinlerini değiştiremeyeceklerdi(Scribner, 1990:195-7 ;Gagliardo, 1991:16-21;Little, 1993:324-5).Westphalia Barışı, dini tolerans hakkında modern devlet sisteminden daha fazla söylenecek şeye sahiptir. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun prenslerinin anlaşmaları imzalama hakkı Barışın büyük bir başarısı olarak görülmekte ve anlaşmaların imparatora ve imparatorluğa karşı olamaması gerektiği söylenmektedir (Munster antlaşması, XIV). Almanya’da dini tolerans için hükümler çok daha yaygındır. Bunlar: özel ibadetler, tüccar birliklerine katılma, gömme, göç etme ve alman şehirlerinde ortak ofisleri kullanma hakkı içermektedir. Belki de en önemlisi Katolikler ve Lutherianlar, imparatorluğa ait meclislerde ve oybirliği ile karar verirken dini konularda eşit temsil edilmektedirler; aynı şekilde imparatorluk mahkemelerinden çıkan dini kararlar her dinden birkaç hakimin onayını gerektirmektedir(Osnabruck Antlaşması, V 11-42, VII. (Bknz. Parry, 1969; Bknz. Krasner,1993)Napolyon savaşlarından sonra imzalanan Viyana Anlaşması Katoliklerin haklarının Hollanda Anayasası’nda tanınacağını garanti etmiştir(Laponce, 1960:23-7; Macartney, 1934:158-9). Anlaşma, aynı zamanda ilk defa etnik azınlıklar için de hükümler içermektedir. Viyana Kongresi’nin sonuç bildirgesinde Avusturya, Prusya ve Rusya, Polonyalılara ulusal kurumlarda temsil edilme hakkı ve taşınmaz mallarına ilişkin garantiler sağlamışlardır.Azınlık hakları 19. y.y. boyunca özellikle balkanlarda artan bir odak noktası olmuştur. NapolyonSavaşları bittiğinde balkanlar hala Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçasıydı. 1878 yılında Romanya, Sırbistan, Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan bağımsız oldular. Uluslararası tanınmanın bir şartı olarak bu devletlerin hemen hepsi dini ve etnik azınlıklar için eşit sivil hakları sağlamayı kabul ettiler. Avrupa’nın büyük güçleri bu onayı, uluslararası tanınmanın bir şartı olarak ortaya koymuşlardır. Fransa, İngiltere, Rusya, Almanya ve Avusturya, sivil ayrıcalığın taahhüdü yüzünden bu koşulu çok fazla empoze etmediler. Fakat balkanlardaki etnik ayrımcılığın Avrupa’nın güvenliğini tehdit etmesini istemedikleri için bu konuda ısrarcı olmadılar. Balkanlardaki etnik çatışmanın sonuçları hakkındaki bu korkular 1914 yılının yaz ayında ispatlanmış oldu (I. Dünya Savaşı’nın başlaması)Azınlık haklarını korumak için çabalar I. Dünya savaşı’nın sonunda Versay anlaşması ile doruğa ulaşmıştır. Sınırları değişen yeni kurulmuş devletlerin tamamı azınlık hakları anlaşmalarını imzaladılar ya da azınlık haklarını sağlayan tek taraflı sözler verdiler. Azınlık hakları korumaya yönelik olarak yapılan düzenlemeler ihtilaf güçleri tarafından 1919’da Polonya, Avusturya, Çekoslovakya, Yugoslavya, Bulgaristan ve Romanya ile 1920’de Macaristan, Türkiye ve Yunanistan ile ve 1923’de tekrar Türkiye ile , 1923’de Latvia ve Estonya, 1921’de Arnavutlık, 1932’de Irak, 1922’de Litvanya ile yapılan anlaşmalarla garanti altına alındı.(Lerner, 1993:83); Claude, 1955:16; Jones, 1991:45; Bartsh ,1995:84-5).Azınlık hakları dikkatle incelenmiş ve detaylandırılmıştır. Polonya’daki azınlık anlaşmasında hükümet şu yükümlülükler yerine getirmek zorunda kalmıştır:Din, dil, ırk ve etnik ayrım gözetmeden Plonya’da yerleşik tüm halka tam bir özgürlük ve yaşam hakkı sağlamak.dinsel farklılık Polonya halkları arasında politik ve sivil alanlarda bir kayırma ya da üstünlük aracı olarak kullanılmayacaktır. Polonya Azınlık Anlaşması, ailesi Polonya’de yerleşik olmasa bile orada doğan ya da yerleşik kişilerin vatandaşlık haklarını kabul etmiştir. Her ne kadar lehçe öğrenme zorunluluğu olsa da azınlık dilinde eğitim, önemli derecede Polonyalı olmayan kişilerin olduğu alanlarda sağlanmıştır. İlaveten Yahudi azınlık eğer cumartesi günü söz konusu olursa resmi görevleri reddedebilecekti(Macartney, 1934,502-6; Sharp, 1979:174; Fouques-Dupare, 1992:112).Versay’daki baskın durum için azınlık haklarının uluslararası koruyucusu Woodrow Wilson Avrupa’da Savaş sonrası düzenin anahtarını sunmuştur. Bu düzen barış sever devletlerin herhangi bir saldırgan tarafından gelebilecek tahribata karşı birlikte hareket etme prensibi olan ortak güvenliğe dayanmaktadır. Sadece liberal demokratik devletler bu tür taahhütleri yerine getirmişlerdir. Liberal demokrasi self-determinasyon üzerine kurulmuştur.. Yine etno-nasyonal gruplar Avrupa’nın çoğu yerinde çözümlenemez şekilde karıştırılmıştır. Anlaşmalar, azınlıkları, yerleşik oldukları devletin sadık hakları yaparak bu problemi çözmeye çalışmışlardır. Eğer azınlıklar kötü davranırlarsa yerleştikleri ülkelerde düzenin bozulmasına sebep olmakta ve uluslararası barışı tehdit etmektedirler (Macartney, 1934:275,278,297). Paris Barış Konferans’ında Wilson bunu şu şekilde ifade etmiştir: Şunu söylemeliyim ki, azınlıklara bazı şartlarda uygulanabilecek hükümler yüzünden hiçbir şey dünya barışına zarar veremez. Bu yüzden dünya barışını garantilemek zorundalarsa, bu azınlıklara uygun ve gerekli garantileri vererek onları tatmin etmek adaletsizlik mi olur?(Sharp, 1979:175).Kolektif güvenliğin Wilsoncu vizyonu müdahalesizlik esasına dayalı Westfalyan anlayışa koz vermiştir.Büyük güçler, azınlık haklarını haklı çıkaran düzenlenmiş normları ve diplomatik örnekleri güvence altına almaktadır. 1919 yılında Fransız lider Georges Clemenceous tarafından yazılan mektup göstermektedir ki müdahalesizliğin Westfalyan şeklibüyük güçler tarafından onaylanan diğer şekiller tarafından açık bir şekilde yalanlanmıştır:Bu anlaşma (Polonya Azınlık Anlaşması) yeni bir ayrılık inşa etmiyor. Bir devlet kurulduğunda veya hatta büyük bir toprak parçası var olan bir devlete verildiğinde büyük güçlerin birlikte ve resmi tanınmasına ek olarak adı geçen devletlerin bağlayıcı bir uluslararası anlaşma yoluyla, belli hükümet prensiplerine uymak zorunda kalacakları Avrupa Kamu Hukuku’nun uzun zamandan beri uygulanan bir prosedürüdür. Polonya halkının bağımsızlığını tekrar kazanması, bahsiniettiğim güçlerin çabaları ve fedakarlıklarına borçludur. Bu yüzden bu güçlerin yapmakla yükümlü oldukları bir şey –ki bundan kaçamazlar-, Polonya devleti’nin anayasasındaki değişikliklere bağlı kalmaksızın o halka temel hak ve hürriyetlerini kalıcı ve asil bir şekilde garanti etmesini sağlamaktır(Macaertney, 1934:238).İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra azınlık hakları hemen hemen unutulmuştur. Versay Rejimi’ne başarısızlık olarak bakılmıştır. ABD İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bireysel haklar üzerine odaklandı. Çeşitli etnik gruplardan oluşan nüfusuyla S.S.C.B. ise azınlık hakları ile ilgilenmedi. Birleşmiş milletler de konuya hiç değinmedi.Gerçekten insan hakları, yöneticiler ve kurallar arasındaki ilişkilerle ilgili olan konuların odak noktası olmuştur. Birleşmiş Milletler, 1990’larda 20’den fazla insan hakları sözleşmesi imzalamıştır. Bunun gibi pek çok bölgesel anlaşmalar vardır. İnsan haklarına 1975 Helsinki Anlaşması’ndada değinilmiştir. Bu anlaşma Doğu Avrupa Ülkelerindeki yerleşik kişileri örgütlemeye yardım ettiğinden dolayı bu anlaşmayı imzalayan Sovyet bloğu liderlerinin pişmanlık duymalarına neden olmuştur.(Thomas ,1991). Bu insan hakları anlaşmalarının bazıları imzalayanların davranışlarında çok az bir etki yapmıştır. Fakat diğerleri daha yaygındır.:Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, sadece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini kurmakla kalmadı; aynı zamanda devletlere değil kişilere de doğrudan mahkemeye başvurma hakkı da verdi. İnsan hakları anlaşmalarının çoğalması uluslararası sistem için yeni bir gelişmeydi. Bu anlaşmaların hepsi birçoğu uygulama mekanizmasından yoksun görünmesine gönüllü anlaşmalardı. Avrupa sözleşmesi’nin kişilere doğrudan bireysel olarak başvurma hakkı tanıması uluslararası sistem içinde tek yasal organ egemen devletlere vurgu yapan Westfalyan Egemenliğe ve Uluslararası Hukuk ya daTanınma Egemenliğine açık bir meydan okumaydı. Bununla beraber yaygın olarak dini ve etnik hakları korumak için uluslararası hareketin tarihi gösterir ki Westfalyan model evrensel olarak kabul edildiğinde asla altın çağ yoktu. Küreselleşme, egemenlik zırhında tarihi olarak başlı başına tek bir delik değildir. Müdahalesizlik ilkesiya da dış otoriteyi diskalifiye etme prensibine, yönetenler ve yönetilenler arasındaki ilişkileri belirleyen yurt içi uygulamalar üzerindeki yasal uluslararası kısıtlamalar tarafından meydan okunduğu gerçeği açıkça görülmektedir.
Uluslararası Hukuki Egemenlik: Karşılıklı Tanıma ve Sözleşme
Egemenlik terimi, devlet kontrolüne, yurt içi anayasal düzene ya da dış otoritenin dışlanmasına karşı olarak uluslararası tanınmayı ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu, uluslararası hukukçular tarafından en aygın kullanımdır. Devletler, karşılıklı biçimde birbirlerini tanımaktadır.Uluslararası tanınma evrensel olarak devlet adamları tarafından arzulanmaktadır. Bu, pek çok fayda sağlamaktadır. Tanınma daha çok kurumsal yönüyle kabul edildiği için, devlet adamlarının kendi halklarından aldığı desteği arttırmaktadır. Tanınma, pek çok ülkedeki sivil düzensizliğin işaret ettiği şekilde ulusal desteğin garantisi değildir fakat tanınmamaktan daha iyidir.Burada tartışma ile ilgili olan gerçek tanınmanın, bir devlete, uluslararası organizasyonlara katılma ve diğer devletlerle anlaşma yapma imkanı sağlamasıdır.. Yine de bu hak basit bir şekilde devletlerle sınırlı değildir. Sadece Birleşmiş Milletler üyesi olan İngiliz hakimiyetindeki devletler (Kanada, Güney Afrika, Avustralya, Yeni Zelanda) değil aynı zamanda Hindistan gibi eski koloniler de bu hakka sahiptiler. Filistin Kurtuluş Örgütü, Birleşmiş Milletlerde gözlemci statüsüne sahiptir. Malta, kendi başına bir devlet olmasa bile bir çok devletle anlaşma imzalamıştır. Tayvan pek az devlet tarafından tanınmış , Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlılık için müzakere yapmış olsa da Asya Kalkınma Bankası’nın bir üyesi olmuştur. Avrupa Birliği Komisyonu en gelişmiş sanayi ülkeleri olan G-7 ülkelerinin devlet başkanları ile toplanmaktadırlar.Bununla birlikte uluslararası tanınmaya sahip olma bazı şeyleri kolaylaştırmaktadır. Tanınmayan devletler diğer devletlerle anlaşma imzalamakta problemle karşılaşmaktadırlar. Tanınmayan politik varlık uluslararası arenada kendine zor yer bulmaktadır. Uluslararası hukuk kadar ulusal hukuk da karşılıklı tanınmaya dayanır. Tanınma, devletin, uluslararası anlaşmalara katılmasını kolaylaştırmaktadır. Küreselleşme uluslararası yasal egemenliği daha önemli hale getirmiştir. Uluslararası anlaşmaların ve organizasyonların sayısı son zamanlarda artmıştır. Bunların çoğu, küreselleşmenin yararlarını esir alma ve ulusal kontrolün eksikliğini karşılama çabalarını temsil etmektedir. GATT ve devamında Dünya Ticaret Örgütü bu düzlemde görülebilir. Teknoloji ise yeni ticaret fırsatları sunmuştur. Bu fırsatlar, pazar girişleri, finansal hizmetler, ticaretle bağlantılı yatırımlarla ilgili potansiyel çatışmaları arttırmıştır. Tek taraflı misillemeyi önlemek için devletler kendi hareket özgürlüklerini sınırlandıran uluslararası anlaşmalara girmişlerdir.Sermayenin hareketliliğinin artması ve ulus aşırı bankaların büyümesine tepki olarak devletler banka sermaye gereksinimlerini gerektiren anlaşmalar yapmışlardır. Hiçbir devlet tek taraflı olarak banka güvenliğini sağlayan ölçülere uyum sağlayamaz.Fakat az sayıda bankanın başarısızlığı, global finansal sistemin istikrarını bozmuştur. Üstelik bankacılık sistemi değiştiği için banka sermayesi, değişik ülkelerde farklı biçimlerde hesaplanmaktadır. 1987’deki Basel Anlaşması, çeşitli şekillerde banka sermayelerini ve onların birleştirilen risklerini belirlemiş ve bu şartlara dayanan minimum gereklilikleri saptamıştır. Basel Antlaşması’nda kabul edilen hükümler pek çok devlet tarafından onaylanmıştır(Kapstein ,1989 ; Simmons ,1996).. Devletler, uluslararası hukuki egemenlikleri elinde bulunduran WTO, Basel Anlaşması, gibi pek çok uluslararası anlaşma ve organizasyonların doğal bir katılımcısıdır. Karşılıklı tanınma bu anlaşmalara uymayı kolaylaştırır. Çünkü bu, oyuncu için basit bir kural sağlar.Uluslararası anlaşmalara girenler çok uluslu birlikler, hükümet dışı organizasyonlar ya da kuruluşlar değil devletlerdir. Küreselleşme, bazı alanlarda anlaşmalar yapmaları için devletleri özendirmektedir. Çünkü tek taraflı kontrol daha zordur. Uluslararası hukuki açıdan eğer devletler karşılıklı olarakbunlara katılmak için kapasitelerini tanımlasalardı bunlar imkansız olurdu.
SONUÇ
Günümüz yazarlarının küreselleşmenin egemenlik üzerindeki etkisi hakkında sıradan yorumlar yapabilmelerinin yegane sebebi efsanevi bir geçmiş kurmalarıdır. Egemenlik birkaç farklı yolla anlaşılabilir: Bazı analizciler egemenliği, kontrol etmeyle karıştırmışlar ve küreselleşmenin kontrolü zayıflattığını ileri sürmüşlerdir. Bununla beraber devlet kontrolü ne içsel ne de dışsal olmuştur. Teknolojik değişmebazı bölgelerde devlet otoritesini güçleştirmiştir fakat açık bir eğilim yoktur. Uluslararası sermaye piyasaları 20. y.y.’ın sonuna göre 19. y.y.’ın sonunda da daha fazla bütünleşmiş durumdaydı. Ticari akımlar 19. y.y.’da dramatik biçimde artmış fakat 20. y.y.’ın ilk yarısında düşmüştür. İşçi göçü şimdiye göre 19. y.y.’da daha yoğundu. Üstelik egemenliğin kaybedilmesine en yaygın tepkilerden biri ulusal düzeyden daha çok uluslararası faaliyetlerin düzenini saptamak için tasarlanan uluslararası anlaşmaların sonucu oldu. Bu anlaşmalar, karşılıklı tanınma ilkesinden hareketle egemenliğin diğer bir anlamı üzerine dayandırılmaktadır. Egemenlik zırhının içine işleyen insan hakları prensiplerini onaylayan iddialar kural koyanlarla dışsal incelemeye her zaman bağımlı olanlar arasındaki ilişki gerçeğini önemsememektedir. Değişen şey, dış otoritenin kapsamı değildir. Aktörler, 16. y.y.’dan 19. y.y’a giderken dini tolerans,19. y.y.’da ve 20. y.y.’ın ilk yarısında azınlık hakları ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri insan hakları ile ilgiliydiler. Bununla beraber egemenliğe meydan okumalar sürpriz olmayabilir. Uluslararası sistem sağlıksız biçimde kurumsallaşmaktadır. Kurumsal ilkeleri ve davranışı bir diğeri ile uydurabilen ve kurumları ortadan kaldırabilen mekanizmalar, dikkate değer bir sosyalleşme ve davranış güvenliği sadece sağlıksız biçimde uluslararası sistemde vardır. İnsan hakları ve müdahalesizlik gibi karşılıklı tutarsız kurallar arasında karar vermek için hiçbir mekanizma yoktur. Egemenlik, örgütlenmiş ikilik tarafından karakterize edilmiş bir kurumdur(Brunsson, 1989). Aktörler, farklı ilkeleri öngören farklı şeyleri söylemektedirler. Devlet adamlarının söyledikleri ve yaptıkları arasında farklılıklar bulunmaktadır. Küreselleşme, kurallar ve davranışlar arasında bazı gerilimlere dikkati çekmektedir fakat bunun uluslararası sistemde bazı dönüşümlere sebep olacağı yönünde hiçbir delil yoktur.
KAYNAKLARBartsch, S. (1995), Mindeheitenschutz İn Der İnternationalen Politik: Volkerbund und KSZE/OSZE in neuer Perspektive, Oplanden, Germany: Westdeutscher Verlag.Braudel, F. (1982) ,Civilization and Capitalism: 15th-18th Century, The Wheels ofCommerce, New York: Harper and Row.Brewer, J. (1989) ,The Sinews of Power: War, Money and the English State, 1688-1783, New York: Knopf.Brunsson, N. (1989), The Organization of Hypocrisy: Talk, Decisions and Actions in Organizations, Chichester, England: John Wiley and Sons.Claude, I.L., Jr (1955), National Minorities: An International Problem, Cambridge: Harvard University Pres.Cohen, B.J. (1986), In Whose Interest? International Banking and American Foreing Policy, New Haven: Yale University Press.Cooper, R. (1968), The Economics of Interdependence: Economic Policy in the Atlantic Community, New York: McGraw-Hill.Craig, G.A. and George, A.L. (1990), Force and Statecraft : Diplomatic Problems of our Time, 2nd edn, New York: Oxford University Pres.De Jouvenel, B. (1957), Sovereignty: An Inguiry into the Political Good, Cambridge: Cambrid University Press.Deudney, D.H. (1995), “The Philadelphian system: sovereignty, control, and balance Of power in the American states-union circa 1787-1861,” International Organization 49(2): 191-228.Fesi, H. (1965), Europe, the World’s Banker, 1870-1914, New York: Norton. Feldstein, M.S. and Horioka, C. (1980) “Domestic savings and international capital Flows,” Economic Journal 90:314-29.Forsythe, D.P. (1983), Human Rights and World Politics, Lincoln: University of Nebraska Pres.Fougues-Duparc,J. (1922), La Protection des Minorites de Race, de Langue, et de Religion: Etude de Droit des Gens, Paris: Librairie Dalloz.Fukuyama, F. (1992), The End of History and the Last Man, New York: Free Press.Gagliardo,J. (1991), Germany Under the Old Regime, 1600-1790, London: Longman.Garrett, G. (1998), “Global markets and national politics: collision course or virtuous Circle?” International Organization 52: 787-824.Gilpin, R. (1987), The Political Economy of International Relations, Princeton: Princeton University Press.Hailbronner, K. “The Legal Status Of Population Groups İn A Multinational State Under Public İnternational Law,” in Y. Dinstein and M. Tabory (eds) The Prolection of Minorities and Human Rights, Dordrecht: Martinus Nijhoff.Hehir, J.B. (1995), “Intervention: From Theories To Cases,” Ethics and International Affairs 9:1-14.Hinsley, F.H. (1986), Sovereignty, 2nd end, Cambridge: Cambridge University Press.Holsti, K.J. (1991), Peace and War, Armed Conflicts and International Order, 1648-1989, Cambridge: Cambridge University Press.Huntington, S.P. (1996), The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order, New York: Simon & Schuster.Jones, D.V. (1991), Code of Peace: Ethics and Security in the World of the Warlord States, Chicago:University of Chicago Press. Kapstein, E.B. (1989), “Resolving The Regulator’s Dilemma: İnternational Coordination Of Banking Regulations,” International Organization 43 (2): 323-7.Krasner, S.D. (1993), “Westphalia And All That,” in J. Goldstein and R.O. Keohane (eds) Ideas and Foreign Policy: Beliefs, Institutions, and Political Change, Ithaca: Cornell University Press.Landes, D.S. (1979), Bankers and Pashas; International Finance and Economic Imperialism in Egypt, Cambridge: Harvard University Press.Laponce,J.A. (1960), The Protection of Minorities, Berkeley: University of California PressLerner, N. (1993), “The Evolution Of Minority Rights İn İnternational Law,” in C. Brolmann, R. Lefeber, and M. Zieck (eds) Peoples and Minorities in International Law, Dordrecht: Martinus Nijhoff.Lindert, P.H. and Morton, P.J. (1989), “How Sovereign Lending Has Worked” in J.D. Sachs (ed.) Developing Country Debt and Economic Performance, Chicago: University of Chicago Press.Little, D. (1993), “Religion: catalyst or impediment to international law? The case of Hogo Grotius,” The American Society of International Law, Proceedings of the 87th Annual Meeting, Washington, DC, pp. 332-7.Macartney, G.A. (1934), National States and National Minorities, Oxford: Oxford University Press.Marichal, C. (1989), A Century of Debt Crises in Latin America: From Independence to the Great Depression 1820-1930, Princeton: Princeton University Press.Noam, E.M. (1987), “The Public Telecommunications Network: A Concept İn Transition,” Journal of Communication 37 (1): 30-48.Obstfeld, M., and Taylor, A.M. (1997), The Great Depression as a Watershed: International Capital Mobility Over the Long Rum, Cambridge, MA: National Bureau of Economic Research, Working Paper 5960.Parry, G. (1969), (ed.) “Treaty of Osnabruck,” in The Consolidated Treaty Series”, Vol. I,1648-1649, Dobbs Ferry, NY: Occana.Riley, J.C. (1980), Internaional Government Finance and the Amsterdam Capital Market, 1740-1815, Cambridge: Cambridge University Press.Rosenau,J.N. (1990), Turbulance in World Politics: A Theory of Change and Continuity, Princeton:Princeton University Press.Scribner, R.W. (1990), “Politics And The İnstitutionalization Of Reform İn Germany,” in G.R: Elton (ed.) The New Cambridge Modern History Vol. II, The Reformation 1520-1559,2nd edn, Cambridge: Cambridge University Press.Sharp, A. (1979), “Britania And The Protection Of Minorities At The Paris Peace Conference, 1919,” in A.C. Hepburn (ed) Minorities in History, New York: St. Martin’s Press.Simmons, B.A. (1996), “Divisibility, Defection, And The Emerging Regulatory Framework For İnternational Capital Markets,” paper presented at the American Political Science Association Annual Convention, San Francisco.Skinner, Q. (1978), The Foundations of Modern Political Thought: Vol II: The Age of Reformation, Cambridge, Cambridge University Press.Thomas A. And Thomas, A. (1956), Non Intervention; The Law and Its Import in the Americas, Dallas: Southern Methodist University Press.Thomas, D. (1991), “Social movements and international institutions: a preliminary Framework,” paper presented at the American Political Science Association Annual Convention, Washington, DC.Thomson, J.E. (1995), “State Sovereignty İn İnternational Relations: Bridging The Gap Between Theory And Empirical Research,” International Studies Quarterly 39 (2): 213-34.Thomson, J.E. and Krasner, S.D. (1989), “Global Transactions And The Consolidation Of Sovereignty,” in E.O. Czempiel and N.J. Rosenau (eds) Global Changes and Theoretical Challenges: Appoaches to Worl Politics fort he 1990s, Lexington, MA: DC Heath.Tilly, C. (1990), Coercion, Capital, and European States, Ad 990-19990, Cambridge, MA: Basil Blackwell.Vattel E. de (1852), The Law Of Nations: Or, Principles Of The Law Of Nature, Applied To The Conduct And Affairs Of Nations And Sovereigns, from the new edition (trans. Joseph Chitty), Philadel-phia: T. & J.M. Johnson. Law Booksellers.Vincent, R. (1974), Nonintervention and International Order, Princeton: University Press.Williamson, J.G. (1997), “Globalization And The Labor Markets: Using history to inform Policy,” lecture I, in Globalization Convergence and History, Rallacle Mattioli Lectures, Milan: Banca Commerciale Italiana, Universita Commerciale Luigi Bocconi.Windsor, P. (1984), “Superpower İntervention,” in H.Bull (ed.) Intervention in World Politics, Oxford: Glarendon Press.
[1] Stephen Krasner (2001), “Globalization and Sovereignty”,Edit: David Smith, Dorothy Solinger and Steven Topic, California Institute on Global Conflict and Cooperation, London and New York, p.34-53.
Küreselleşme ve egemenlik bir çok gözlemciyi bu kavramların anlamlarını abarttıkları için yanlış sonuçlara götüren, ikinci milenyum yaklaşımında uluslararası sistemin dönüşümü ile ilgili kavramlardır. Bazı analizciler dünyanın yeni bir çağa girdiğini iddia etmektedirler. Kurumsal yapıların ortaya çıkmasıyla özellikle egemen devlet, küreselleşme tarafından zayıflatılmış ve zarar görmüştür. Bu bölümün temel tezi egemenliğin, temelde küreselleşme tarafından dönüştürülmediğidir. Bugünkü meydan okumaların geçmişte meydana gelenlerden niteliksel olarak faklı olduğu açık olmamasına rağmen, küreselleşme devlet kontrolünün etkinliğine meydan okumuştur. Fakat, küreselleşme devamlı sorun halinde olan ve hiçbir zaman garanti altına alınamayan devlet otoritesini niteliksel olarak değiştirmemiştir.
[1] Stephen Krasner (2001), “Globalization and Sovereignty”,Edit: David Smith, Dorothy Solinger and Steven Topic, California Institute on Global Conflict and Cooperation, London and New York, p.34-53.
Küreselleşmenin egemenliği ortadan kaldırdığı iddiası abartılmaktadır ve tarihi olarak miyoptur. Devletin hem kontrolüne hem de otoritesine devamlı olarak meydan okunmuştur. Bu meydan okumalar bölgesel devletlere dayalı şimdiki yapıyı içeren uluslararası sistemin kendine has elementleridir. Otorite ve kontrole meydan okumalar iki nedenden dolayı anarşik sisteme özgüdür. Birincisi, insan ve azınlık haklarını koruma gibi sebeplerle devletlerin içişlerine müdahale ile müdahalesizlik arasındaki çatışmayı içeren rekabetçi normatif haklar arasında kesin bir şekilde seçim yapabilecek hiç otorite yapısı yoktur. İkincisi, özellikle daha zayıf devletlerin sınırları içinde ve dışında kontrolleri garanti değildir. Güçlülerin çıkarları, kabul edilen normlara uymayacaktır. Küreselleşme bir takım gelişmelerin karışımı anlamına gelebilir. Şöyle ki; insan haklarının yasallaşması, işlemlerin dijitalleşmesi, iletişimin hızı, global NGO’ların (Sivil toplum kuruluşlarının) yoğunlaşması, felaketlerin yayılması, uluslararası sermaye pazarlarının büyümesi, illegal göçün artması vb.. Küreselleşmenin öneminin artmasına vurgu yapan analizcilerin çoğu modern teknolojinin dönüşümünü vurgulamaktadırlar. İletişim ve ulaşım maliyetleri düşmüştür. Telefon, faks ve şu anda internet milyonlarca insan için hızlı ve ucuz iletişim imkânı vermektedir. New York’ta bir bankacı bilgisayar başında milyarlarca dolar transfer edebilir. Egemenlik terimi en az 4 farklı anlamda kullanılmaktadır:
1.Karşılıklı Dayanışma Egemenliği; devletin sınır içinde ve dışında aktiviteleri kontrol etmesidir. (malların, sermayenin, fikirlerin dolaşımı)
2.Yurtiçi Egemenlik; veri bir politika içinde otoritenin organizasyonudur.
3.Westfalyan Egemenliği; dış otoritenin dışında kalma, devletin dış otorite yapısının bağımsız olma hakkı.
4.Uluslararası Hukuki Egemenlik; bir devletin başka bir devlet tarafından tanınmasıdır. Tanınma diplomatik dokunulmazlıkla, anlaşmalar imzalama ile ve uluslararası organizasyonlara katılma ile ilgilidir.Egemenliğin bu dört tanımı mantıksal olarak ve pratikle ayrıdır. Diğerleri olmadan birine sahip olmak mümkündür. Mesela Tayvan, Westfalyan egemenliğine sahiptir, fakat uluslararası hukuki egemen değildir. Bir devlet diğer devletler tarafından tanınabilir, fakat eksik yurtiçi ve karşılıklı dayanışma egemenliği, sınırlar içinde ve ötesinde devletin, faaliyetlerini kontrol etmesi, 1990’larda Afrika’da bir çok devlet tarafından karakterize edilen bir durumdur. Bir devlet uluslararası hukuki egemenliği benimseyebilir ancak Westfalyan egemenliğine sahip değildir. Mesela 20’den çok Avrupa ülkesi 1953 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini kuran ilgili protokolleri imzalamışlardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları ulusal mahkemelerde bağlayıcıdır ve kişilere ülkelerini dava etme hakkı vermektedir.. Egemenlik nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, globalleşme çerçevesinde çağdaş gelişmelerin, sistemin doğasını dönüştürdüğünü söylemek zordur. Kontrol ya da otoritelerini koruyabilen devletler içinde asla efsanevi (mitik) bir geçmiş var olmamıştır. Zayıf devletler sadece sınır içinde ve ötesinde etkin kontrollerini sürdürmek için değil aynı zamanda dış otoriteyi ülke sınırları dışında tutmak için mücadele etmektedirler. Globalleşme, kontrol olarak algılanan egemenlik için bazı yeni problemleri ortaya çıkarmaktadır. Fakat devletler geçmişte de meydan okumalarla karşılaşmışlardır. Globalleşmenin bazı yönleri özellikle kadın hakları ve demokrasi gibi fikirlerin yayılması özel ulusal kurumsal biçimlerin yasallığını etkiledi, fakat geçmişte de benzer meydan okumalar vardı: I. Dünya Savaşı’ndan sonraki azınlık hakları ve ulusal self determinasyon gibi. Devlet kontrolüne tehdit algılaması, ticaret ve sermaye piyasalarının I. Dünya Savaşı’ndan önceki dönemde daha yüksek düzeyde bütünleştiği gerçeğinigörmezden gelmekte ve emek göçü daha fazla dile getirilmekteydi.. Üstelik, son 50 yıllık dilimde(1914-1950 yılları arasındaki azalmayı takiben) meydana gelen yüksek seviyede bütünleşme eğilimleri devlet faaliyetlerinin yoğunlaşması ile eş anlı biçimde gerçekleşmiştir. Küreselleşme uluslararası hukuki egemenliğin önemini arttırmıştır; çünkü tek taraflı politika etkisiz olduğu zaman devletler, kontrollerini ele geçirmek için uluslararası anlaşmalara girmişlerdir... Özetle, küreselleşme egemenliğin şeklini değiştirmemektedir. Gözlemciler, hayali bir geçmiş yaratarak, çağdaş değişimlerin önemini abartmışlardır. Kontrole meydan okuma ile otoriteye meydan okuma arasındaki farkı ayırt edemedikleri için, uluslararası egemenliğin geçerliliğine bağlı olan uluslararası işbirliğiyle kontrolü zayıflatmanın, otoriteyi güçlendireceğini anlamakta zorlanmışlardır..
Küreselleşme, Egemenlik ve Kontrol
Fikirlerin, insanların, malların ve üretim faktörlerinin uluslararası dolaşımındaki artış olan küreselleşme gözle görülebilir bir gerçektir. İletişim ve taşıma maliyetleri azalmıştır. İletişim e-mail yoluyla çok hızlı ve kolay bir hale gelmiştir. Bir gün içinde bir kişiyi dünyanın bir ucundan başka bir tarafına taşımak mümkün hale gelmiştir. Bir ayakkabının derisi bir ülkeden sağlanıp, kesilmesi bir başka ülkede, başka bir işlemi üçüncü ülkede yapılıp, dördüncü ülkede satılabilmektedir. CNN dünyanın her tarafına Bağdat’ı bombalayan füzeleri gösterebilmektedir. Gelişmekte olan ülkelere sermaye akışı 1990’da 57 milyar dolardan 1995’te 211 milyar dolara çıkmıştır. Günlük dış işlemler 1995’te 1,2 trilyon dolarla 1989’dakinin 2 katına çıkmıştır.(Simmons ,1996: 1)Pek çok gözlemci, küreselleşmedeki artışın egemenlik için bir tehdit olduğunu söylemektedir. Onların sıklıkla demek istediği şey, devletin bu aktiviteler karşısında kontrolü kaybettiğidir. Fakat bazı gözlemciler en azından bunun otorite yapılarında değişikliklere izin verdiğini ima etmektedirler. The Economics of Interdependence adlı klasik çalışmasında Richard Cooper, sermaye hareketliliğinin devletlerin kendi yurtiçi para politikalarını kontrol etme yeteneklerini kaybetmelerine sebep olduğuna işaret etmektedir. (yani sermaye girişlerinin serbest olduğu bir ortamda devletler hem para politikalarını hem de döviz kurlarını aynı anda belirleme imkanına sahip değildirler. Sadece dalgalı kur sisteminde para politikasını kontrol etmek mümkün olur. Sabit kur sisteminde açık sermaye girişleri altında para politikası kontrol edilemez.) Global iletişimin bir gözlemcisi bu durumu şu şekilde ifade eder: Uzun dönemde iletişim ulusal sınırları aşacak ve ülkelerin elektronik haberleşmeyi kontrol etmesi demode olacak, aynı şekilde ulusal kontrol kelimesi bile konuşulmayacak (Noam ,1987:44)James Rosenau, atmosfer kirliliği,terörizm, uyuşturucu trafiği, nakit krizler ve AIDS gibi konuların karşılıklı bağımlılık ve yeni teknolojilerin ürünü olduğunu ve bunların ulusal olmaktan çok ulus aşırı olduğunu iddia etmektedirler. Devletler bu ve bunun gibi sorunlara çözüm üretememektedirler (Rosenau, 1990:13)Küreselleşmenin egemenliği zedelediği argümanının iki eksikliği vardır: birincisi egemenliğin birinci anlamı olan etkili devlet kontrolüyle ikinci anlamı olan otorite ve yasallıkla ilgili kısmı birbiri ile karıştırılmaktadır. İkincisi, geçmişte devlet kontrolünün etkili olduğu altın bir çağ olduğunu farz ederek ve 19. yy.’ın sonunda meydana gelen uluslararası sermaye girişlerinin şimdiki kadar yüksek olduğu gerçeğini göz ardı ederek dile getirilenküreselleşme tezlerinin tarihi olarak miyop olduğudur. Modernçevrenin niteliksel olarak devlet kontrolüne karşı farklı ayaklanmalar göstermesi açık değildir. ( Thomson and Krasner, 1989). Son yıllarda yer alan değişimin düzeyi kolaylıkla abartılabilir. Devletler daima entegre olmuş bir uluslararası çevrede faaliyet göstermişlerdir. Sermaye bu eğilimin sıklıkla dile getirildiği yegane alandır. Uluslararası sermaye hareketleri alanında bile değişikliğin derecesi geçmişten, global sermaye pazarlarının tamamen entegre olduğu duruma kadar genellikle abartılmaktadır. Uluslararası sermaye piyasaları yeni bir gelişmedir. Avrupa’da uluslararası bankacılık orta çağın sonlarında başlamıştır. Finansal varlıklar için bir piyasa ilk olarak 17. yy.’da Amsterdam’da gelişmiştir. (Landes, 1979:10-11). 16. yy.’ın başlarında büyük finansal ve ticaret grupları sadece Avrupa’da değil, dünyanın her yerinde faaliyetler yapıyorlardı. The Welsers of Ausburg, Avrupa’da ve Akdeniz’de faaliyette bulunmuş ve 1528’de Venezuela’da bir şube açmıştır. Fuggers, Merkezi Avrupa’daki ve Alp’lerdeki madenleri kontrol etmiştir. Antwerp de baskın firmaydı, zamanın en önemli finansal merkeziydi ve Portekiz, İspanya, Şile, Flume ve Dubrovnik’de şubeleri vardı. 16. yy’ın sonunda hem Hindistan’da hem Çin’de acenteleri oldu. Kısaca, bu büyük firmanın imparatorluğu güneşin batmadığı imparatorluk olarak bilinen V. Charles’ın ve II. Philip’in büyük imparatorluğundan daha büyüktü.(Braudel, 1982:186-7).Erken modern çağda, Avrupalı hükümdarlar uluslararası finansa az ya da çok gelişmiş ülkelerdekinden daha fazla bağımlıydılar. Hükümdarlar, savaşmak için ihtiyaçları olan geliri yurtiçi kaynaklardan sağlayamadılar ve bu yüzden yüksek faiz oranlarıyla borç almaya zorlandılar. Bir dizi isyandan sonra Kralların zorla vergi toplama hakkı 17. yy.’a kadar ve sonrasında kabul edilmedi (De Jouvenel, 1957:186-8 ;Riley, 1980: 1-3; Cohen, 1986:84-90) 18. yy. boyunca İngiltere hükümeti ulusal gelirinin %10’unu, Fransa ise yaklaşık %5’ini vergilendirmeyle elde edebildi, (Brewer, 1989:91). Vergi toplamadaki bu yetersizlik ülkenin kaynaklarının daha önemli bir kısmını oluşturan uluslararası borçlanmayı meydana getirmiştir. 18. yy.’da kamu borçları İngiltere, Fransa ve Alman hükümetlerinin harcamalarının %60’ından fazlaydı(Brewer, 1989:114,131-3). Sadece 19. yy.’da Büyük Avrupa Devletleri sermaye birikimi amacına yönelik olarak sofistike karmaşık ulusal finans sistemleri geliştirmişlerdir(Tilly, 1990:53). 1820’lerde bağımsızlıklarını kazanan Latin Amerika ülkeleri dış borçlarını ödeyemediklerinden dolayı borç krizini izleyen yıllarda iktisadi krizlere sürüklenmişlerdir. 1820, 1873, 1890 ve 1921 yıllarında uluslararası finansal düzenlemeler açısından büyük ihmaller söz konusuydu (Marichal, 1989:4 Lindert ve Morton, 1989:41-3). İki savaş arası dönemde uluslararası bankalar ve hükümetler Almanya’nın savaş tazminatı ödemeleri ile bağlantılı olan uluslararası finansal işlemleri kapsayan düzenlemeler gerçekleştirdiler. Amerikan bankaları Almanya’nın borçlarını yeniden değerlendirmeye başladıklarında Almanya’nın borçlarını ödemesinin imkansız olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalmışlardır(Craig ve George, 1990: 78-9)Uluslararası sermayenin önemli kaynağı İngiltere, I. Dünya Savaşı’ndan önce ve yirminci yüzyılın sonunda herhangi bir ülkenin olduğundan daha fazla biçimde global sisteme bağımlıydı.I. Dünya savaşı’ndan önce İngiliz gelirlerinin %10’u ve Fransız gelirlerinin %6’sı yabancı yatırımcılardan kaynaklanmaktaydı (Feis, 1965:14,16,48,72). 1914’de İngiltere’nin zenginliğinin yüzde yirmi beşi yabancı yatırımlardan kaynaklanmaktaydı(Gilpin, 1987:308; Cohen, 1986:90). Singapur’daki bir broker tarafından yapılanspekülatif işlemler sonucunda 1995’de önemli bir yıkımla karşılaşan İngiltere’nin önemli finansal kurumlarından Barings Brothers , İngiliz Merkez Bankası, Fransız Merkez Bankası, İngiliz Hazinesi ve J. P. Morgan’ın müdahaleleri olmasaydı, Arjantin’e verdiği şaibeli borçlar yüzünden zaten 1890’da çökecekti (Cohen, 1986: 94-5)Sadece uluslararası bankacılık değil aynı zamanda uluslararası finansta büyük devletlerin ilişkileri ve zayıf küçük devletlerin uluslararası sermayeye bağımlılığı da yeni değildir. Fakat uluslararası sermaye piyasalarının entegrasyonunun bugünkü seviyesi abartılmaktadır. Yabancı yatırımcılartarafından yapılan doğrudan yatırımların getirisi ülke içindeki yerleşikler yapılan yatırımların getirisinden daha düşüktür(Feldstein ve Horioka, 1980). Tam entegre olmuş global sermaye piyasalarında eşitsizlik var olmayacaktır. Üstelik, uluslararası sermaye piyasalarının entegrasyon seviyesi şu anda 19. y.y.’dakinden daha yüksek değildir. Uluslararası sermaye akışının ölçümü olarak cari dengenin milli gelire oranı kullanılırsa Obstfeld ve Taylor sermaye piyasalarının 19. y.y.’da 1980’lerdeki on beş ülke için cari dengenin milli gelirin % 5’ine ulaştığı ve iyi bir entegrasyon derecesini ifade ettiği söylenebilir. 1930’larda bu oran %1,5 ve 1950’lerde ve 1960’larda %1’e düştü. 1989-96 yıllarında bu oran 12 ülke için ortalama %2,3’ ye düşmüştür(Obstfeld ve Taylor, 1997:8).Uluslararası göç oranları da 19. y.y.’da en yüksek seviyesine ulaşmıştır. 1870 göçünün dışında ABD işçi göçü %24, Arjantin%86, Avustralya %42 ve Kanada %44 küçüldü.Aksine İrlandalı, İtalyan ve Norveçli iş gücü %45, 39 ve 24 oranında büyümüştür. 19. y.y.’ın bazı dönemlerinde İrlanda ve İsveç göç oranları %10’a ulaşmıştır(Williamson, 1996:16,18). Bu geniş göç hareketi uluslararası sermaye piyasalarının entegrasyonu ile eşleştirilmektedir. 20. y.y.’ın ilk yarısında ise faktör hareketliliği sınırlandırıldığı için eşitsizlikler artmıştır(Williamson, 1996:10-12,20). Diğer yandan 1914’den 1940’lara kadar düşen uluslararası ticaret hareketleri, 19. y.y. boyunca öylesine artmıştı ki bazı ülkeler geçmişteki bu seviyelerine ancak 1980’lerden hemen önce ulaşmışlardı(Thomson ve Krasner ,1989).Ekonomiden daha farklı alanlardayeni dönemin geçmişle nitel bir ayrılığa düştüğü iddiası bazı gözlemciler tarafından şüphe ile karşılanmaktadır. Bazı gözlemciler dünyanın daha global olduğuna örnek olarak AIDS’i göstermektedirler. AIDS, Afrika’daki bazı hayvanlarda başlayan ve 1980’ler boyunca dünyaya yayılarak milyonlarca insanın ölümüne sebep olan bir felakettir. 14.y.y.’da ise Siyah Ölüm Avrupa nüfusunun %30-40’ının ölümüne yol açmıştı. Siyah ölüm muhtemelen Avrupalıların haritadaki yerini tam olarak bilemediği Gobi Çölü’nde ortaya çıkmıştır. Siyah ölüm, toprak işçisi oranlarındaki değişikliğin sonucunda Avrupa’daki mülkiyet hakları sistemini değiştirmiştir. 20. y.y. boyunca grip salgını ise milyonlarca insanı öldürmüştür. AIDS büyük bir trajedidir ancak daha önce meydana gelen evrensel hastalıkların ekonomik, sosyal ve politik kurumlara yaptığı etkiden daha az bir etkiyi nüfus üzerinde göstermiştir. Fikrilerin yayılması da yeni değildir. Hıristiyanlık 4. y.y.’da Roma İmparatorluğunu dönüşüme uğratmıştır. 7. ve 8. y.y.’larda Hz. Muhammed’in fikirleri Arap Yarımadası’ndan Akdeniz’in pek çok yerini fethederek kabilelere liderlik etmiştir. Reformcu Luther Wittenberg de Schlosskirche’nin kapısına 95 tezini astıktan sonra Avrupa’nın politik haritası değişmiştir. Gerçekten insanların bu dünyadaki ahlaki davranışlarını ve diğer taraftaki ölümsüzlüklerini etkileyen dini düşünceler 20. y.y.’da telefon, faks ve internetile etkili olan düşüncelerden daha politiktir. Eninde sonunda Avrupa’da 16. ve 17.y.y.’lardaki din savaşları çok yıkıcı olmuştur (30 yıl savaşlarında bazı bölgelerde Alman nüfusunun % 50’den fazlası öldü(Holsty, 1991:28-9.)). Devlet adamları öncelikle dini toleransları kabul için , ardından dini özgürlükler için zorlanmışlardır. 4. y.y.’dan 17. y.y.’a kadar Avrupa’da politik hayatın merkezi konularından biri de; devlet, tanrı ve kişilerin kurtuluşu arasındaki ilişkinin az ya da çok politik gündemden kaybolmasıdır(Garrett ,1998). Globalleşmenin devlet kontrolü üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını iddia etmemekteyim. Fakat ulus ötesi hareketlerin sonucu olarak devlet otoritesine karşı ayaklanmalar yeni değildir. Bazı alanlarda devletler için problemler daha şiddetli hale gelmiştir. Globalleşmenin sistematik olarak devlet kontrolünü ayaklar altına aldığına dair kesin bir kanıt yoktur.Gerçekten globalleşme ve devlet kontrolü arasındaki en açık ilişki bunların beraberce arttığıdır. Büyük ülkeler için hükümet harcamalarının seviyesi 1950’lerde ticaret ve sermaye akışının artmasıyla önemli derecede yükselmiştir. Bu durum sürpriz olmamalıdır: devletler, sosyal güvenlik ağlarını tamamlamak için sürece müdahale etmektedirler. Kamu harcamalarının seviyesi ile sermaye akışı arasında ampirik bir ilişki yoktur; hükümet politikası uluslararası sermaye piyasalarının açıklığı ile engellenmemektedir. Yatırımların oranı toplam vergi miktarı ile tam olarak bağlantılı değildir. Gerçekten modern firmalar için gerekli olan alt yapının (eğitim, telekomünikasyon, ulaşım gibi) oluşturulması için yüksek düzeyde kamu harcaması gereklidir (Garrett,1998 ).Özet olarak global hareketler yeni değildir. Göç hareketleri gibi bazı alanlarda global hareketler 19.y.y.’da içinde bulunduğumuz periyottan daha yoğundur. Kamu girişimleri küreselleşme tarafından yaralanmamaktadır. Gerçekten, kolektif malların tedariki ve sosyal istikrar ticaret ve sermaye akışının seviyesini savaş sonrası dönemde katlanılabilir hale getiren koşulları yaratmıştır.
Egemenlik ve Otorite
Küreselleşme hakkındaki argümanla bağlantılı olan egemenliği kontrol konuları bir tarafa bırakılırsa egemenliğin, otorite ile ilgili olarak üç farklı yolla anlaşıldığı ileri sürülebilir: Yurt İçi Egemenlik, Westfalyan Egemenlik ve Uluslararası Hukuki Egemenlik. Egemenlik, öncelikle devletin yurt içi kurumsal düzenine atıfta bulunmaktadır. Örneğin federal devlet mi, monarşi mi ya da demokrasi mi? İkinci olarak egemenlik otonomiye atıfta bulunmaktadır. Örneğin merkezi devlet otoritesi dış otoriteden bağımsızdır. Üçüncü olarak devlet egemenliği, diğer devletler tarafından egemen bir varlık olarak tanınsa da tanınmasa da uluslararası tanınmaya atıfta bulunur(Bknz. Thomson, 1995:214 ; Deudney, 1995:198 Thomson özellikle otorite ve kontrol arasındaki ayrımı vurgulamada etkilidir). Yurt içi egemenliğe, Westfalyan egemenliğe ve uluslararası hukuki egemenliğe çağdaş global ortam tarafından meydan okunduğuna dair herhangi bir işaret yoktur.Belirli global gelişmeler yurt içi otorite yapılarını etkileyebilirler. Fakat bu durumda bile tartışmalı olan nokta politik hayatı organize eden uluslararası bir yapı olarak egemenliğin doğasın değiştiğidir. İnsan hakları hakkındaki fikirlerle ilgili globalleşmenin bazı elementleri, dış otoritenin diskalifiye edilmesi olarak anlaşılan egemenlik anlayışına meydan okumaktadır, fakat bunlar yegane ayaklanmalar değildir. Gerçekten, yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişkileri düzenlemek için dış aktörler tarafından gösterilen çabalar uluslararası sistemin yerel bir karakteristiği olmuştur. Küreselleşme, iki taraflı tanınma olarak anlaşılan egemenliğin önemini arttırmıştır. Çünkü devletlerin, artan hareketlere tepki göstermesinin yollarından biri uluslararası anlaşmalara girmesidir.
Yurt İçi Egemenlik: Küreselleşme ve Anayasal Yapılar
Egemenlik terimi yurt içi politik otoritenin kurulması ile yakından ilgilidir. Egemenliğin iki önemli teorisyeni Bodin ve Hobbes devlet içinde otoritenin kaynağının yasal olarak kurulmasını söylemektedirler(Skinner ,1978:287). Egemenlik çalışmasında E.H..Hinsley şöyle demektedir:Başlangıçta ve herhangi bir seviyede, egemenlik fikri, siyasal toplumda nihai ve mutlak siyasal otoritenin olduğu fikridir ve bu ifade aşağıdaki kelimelerle devam ederse tanımı tamamlamak içinher şeyin buna eklenmesine ihtiyacı vardır: “hiçbir nihai ve mutlak otorite başka bir yerde yoktur.”(Hinsley, 1986:25-6)Locke’den Mill’e, Marx’a, Dahl’e kadar sonraki teorisyenler, devletin, egemenliğin kaynağı olduğu fikrine meydan okumuşlardır. Devletler anayasal olarak çok farklı yollarla yapılandırılabilir. Bodin ve Hobbes’un savunduğu gibi otorite bir aktörün elinde toplanabilir ya da modern demokrasilerde olduğu gibi farklı kurumsal yapılara bölünebilir. Almanya ve ABD örneğinde olduğu gibi üniter devletlerin aksine merkezi hükümet tarafından çeşitli konularda kontrol edilen federal yapılar olabilir ya da Fransa örneğinde olduğu gibi merkezi hükümetin tüm konular üzerinde nihai otoriteye sahip olduğu üniter yapılar söz konusu olabilir. Bazı analistler yurt içi politik otoritenin organizasyonunun, global trendler tarafından etkilendiğini söylemektedirler. FrancisFukuyama’nın, liberal fikirlerin zaferi hakkındaki iddiaları açık bir örnektir. Fakat bazı gelişmeler yer alsa bile, egemenliğin doğasının niteliksel olarak değiştiğini ima etmeyen Samuel Huntington gibi bazı gözlemcilertarafındanFukuyama’yameydan okunmuştur. ( Fukuyama, 1992; Huntington, 1996). Devlet yapılarının yurt içi organizasyonu daima uluslararası trendlerden etkilenmiştir. 16. y.y.’da Protestan Devletler, 17. y.y’da monarşiler, 19. y.y.’da cumhuriyetler ya da 20. y.y.’da faşist, komünist ve şimdiki demokratik devletler gibi…Yakınlaşma düzeyinin şimdi, eskisine göre daha fazla olduğu yolunda herhangi zorlayıcı bir işaret yoktur. Demokrasi dünyayı sürüklememiştir. Kapitalizmin farklı şekilleri vardır. Batının liberal, bireysel insan hakları fikri pek çok Asya ülkesi lideri tarafından reddedilmiştir. Dini fundamentalizm son zamanlarda çok göze çarpar olmuştur. Kesin ve sorgulanamaz dogmatik fikirlerin global yayılımının yurt içi politik otorite organizasyonunu etkilediği gerçeği yeni değildir.
WestfalyanEgemenlik: Küreselleşme Ve Dış Otorite Hakimiyetinin Dışarıda Tutulması
Egemenlik, sadece yurt içi otoritenin örgütlenmesi ile değil, aynı zamanda dış otoritenin diskalifiye edilmesi ile de ilgilidir ki bu Westfalyan Egemenlik adını taşımaktadır(Esasında Westfalyan Barışı Westfalyan model olarak adlandırılan model için hemen hemen hiçbir katkı sağlamamıştır.Dış otoritenin hariç tutulması gerektiği fikri 18. y.y.’ın sonunda sadece Wolff ve Wattel’in yazılarında açık biçimde geliştirilmiştir. Bknz. Krasner 1993; Thomas ve Thomas, 1956:4-6; Vincent ,1974: 26-7; Vattel, 1852: 155). Devletler, belirli bölgelerde yaşarlar. Bu bölgeler içinde politik otoriteler yalnızca yasal inisiyatif sahibi davranışlara sahiptirler. İçsel otoriteyi Bodin tek bir kaynağa, modern demokratik teori ise bir çok kaynağa dayandırsa da, Westfalyan egemenlik hala dış otoritenin reddini ima eder. Son yıllarda bir grup analizci uluslararası sistemin bazı önemli yollarla değişen karakterini ortaya koymak için Westfalyan egemenliği hakim bir işaret olarak kullanmışlardır. Örneğin James Rosenau şunu ileri sürmektedir:Bu sistemde yasal otorite uluslararası hukuku ve diplomasi ilkelerini kabul eden ve eşitlik temeli üzerinde birbirini etkileyen siyasi kuramlar üzerinde odaklanmıştı. Onların elçilikleri dokunulmaz kaldı ve yurt içi iş ve ilişkilerini yerine getirdi. Bu gibi konulara giriş, çiğnenen egemenliğe yönelen tepkilerle savaş hazırlıklarını karşılaştırmıştır. Tüm uygulamaya dönük amaçlar için yurt içi ve yurt dışı ilişkiler arasındaki çizgi korunmuş ve açıkça herkes tarafından anlaşılmıştır. Batı devlet sisteminin kuralları dışsallıklar üzerindeki kontrolü barındırmakta ve nadiren bunlara meydan okunmakta ve bunlar nadiren revize edilmektedir(Rosenau ,1990:109)Philip Windsor ise şöyle demektedir: Devletler arası müdahalesizlik esasına dayanan yaşlı Westfalyan sisteminin azaldığınıve farklı güçlerin müdahalelerinden kaynaklanan tehlikenin arttığını ileri sürmek şu anda modadır. Westfalyan sistem bazı dikkate değer başarılar göstermiştir: Bir devletin mutlak egemenliği dış müdahale özgürlüğü ile eşleştirilen iç egemenlik ve bu yolla modern devletler sisteminin kurulmasına öncülük eden Augsburg Dini Barışı’nda yasalaşan cuius regio eius religio ilkesi olmak üzere ikili bir temel üzerine oturtulmuştur. (Windsor, 1984:45).Bazı araştırmacılar, egemenliği insan haklarını da içerecek biçimde genişletmişlerdir. Çünkü insan hakları hakkında bu iddialar egemenliğin bir çelişkisi olarak görülmektedir. David Forsythe şöyle söylemektedir:İnsan hakları kanunu hakkındaki en önemli işaret bunun tüm devlet ve insanlık için kurallar bütününü saptamasıdır. Bu eğilim dünya birliğini arttırmayı ve ulusal bölücülüğü önlemeyi araştırmaktadır. Bu duyarlılığın içinde uluslararası insan hakları kuralları devrim niteliğindedir. Çünkü ulusal egemenlik fikri ile çelişmektedir.(Forsythe, 1983:4).1990’lardaki yazılarında Kay Hail Bronner küçük grupların statüsü hakkında şunları iddia etmektedir: “Modern uluslararası hukuk, egemenliğin zırhını kırar gibi gözükmektedir”(HailBronner, 1992:117). Benzer şekilde Brian Hehir şunu iddia etmektedir: “ Westfalyan düzende hem devlet egemenliği hem de müdahalesizliğin kuralları açık biçimde belirlendi.” Daha sonra bu Westfalyan sisteminin, saldırının umulmadık derecesi olduğunu söyleyerek analizine devam etmektedir(Hehir, 1995:6)Dış otoritenin dışarıda tutulması olarak anlaşılan egemenlik, küreselleşmenin spesifik bir görüntüsü tarafından ayağının kaydırılmasıdır. Devletler, kendi sınırları içinde istediklerini yapabilirler. Çünkü kural koyucular ile kurallar arasındaki ilişkiler, kesin değerler evrensel olarak kabul edilmiştir.İnsan haklarının egemen devletin otoritesini sarstığı argümanı tarihi olarak miyoptur. Yöneticilerle yönetilenler arasındaki ilişki daima yurt dışı incelemenin konusu olmuştur. Zayıf devletler güçlü komşularının müdahalelerinden dolayı asla özgür olmamışlardır. Değişen şey ilginin spesifik odağıdır. 17. y.y.’ın ortalarından 19.y.y.’ın ilk bölümüne kadar devlet adamları dini toleranslarla ilgilendiler. Viyana Anlaşması’nın başlangıcıyla 19. y.y.’da Balkanları ilgilendiren tartışmalarla ve I. Dünya savaşı’ndan sonra Versay barışıyla uluslararası dikkatin odak noktası etnik azınlıklardı. II. Dünya savaşı’ndan sonra bireysel insan hakları dikkati çekmiştir. Dış otoritenin hariç tutulması olarak anlaşılan dini toleranslar, azınlık hakları, insan hakları egemenliği modern devlet sisteminin tarihine meydan okumuştur.1555 Augsburg Barışı’dan 1815 Viyana Kongresi’ne kadar hemen hemen Avrupa’daki bütün büyük barış düzenlemeleri, sivil çatışmayı önlemek için oluşturulan dizi azınlıklara yönelik anlaşma hükümlerini içermektedir. Avrupalı liderler dini tolerans konularında istekli değillerdi. Fakat 16 ve 17. y.y.’larda Fransa, Almanya ve İngiltere arasında gerçekleşen din savaşlarının tecrübesi onları başka alternatif olmadığına ikna etmiştir. Westfalyan modelindeki dini tolerans için uluslararası olarak garanti altına alınan hükümler , büyük barış anlaşmalarını içerdi. 1555 Ausburg Barışı hem Katolik hem de Lutherian inançlarını tanıdı. Aynı zamanda bu barış, prensin, kendi topraklarının dinini belirleyebileceği prensibini de onayladı(cuius regio, eius religio). Bu ilke, Westfalyan modeliyle de tutarlıdır. Fakat Ausburg barışı dini tolerans için bazı hükümler getirmiştir. Dini muhaliflere öldürülmelerindense göç etmeleri için izin verilmiştir. Karma nüfuslu Alman şehirlerindeki bakanlıklar Protestan ve Katolikler tarafından paylaşılmıştır. Bu çerçevede yöneticiler, etki alanı içinde bulunan kesimlerin dinlerini değiştiremeyeceklerdi(Scribner, 1990:195-7 ;Gagliardo, 1991:16-21;Little, 1993:324-5).Westphalia Barışı, dini tolerans hakkında modern devlet sisteminden daha fazla söylenecek şeye sahiptir. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun prenslerinin anlaşmaları imzalama hakkı Barışın büyük bir başarısı olarak görülmekte ve anlaşmaların imparatora ve imparatorluğa karşı olamaması gerektiği söylenmektedir (Munster antlaşması, XIV). Almanya’da dini tolerans için hükümler çok daha yaygındır. Bunlar: özel ibadetler, tüccar birliklerine katılma, gömme, göç etme ve alman şehirlerinde ortak ofisleri kullanma hakkı içermektedir. Belki de en önemlisi Katolikler ve Lutherianlar, imparatorluğa ait meclislerde ve oybirliği ile karar verirken dini konularda eşit temsil edilmektedirler; aynı şekilde imparatorluk mahkemelerinden çıkan dini kararlar her dinden birkaç hakimin onayını gerektirmektedir(Osnabruck Antlaşması, V 11-42, VII. (Bknz. Parry, 1969; Bknz. Krasner,1993)Napolyon savaşlarından sonra imzalanan Viyana Anlaşması Katoliklerin haklarının Hollanda Anayasası’nda tanınacağını garanti etmiştir(Laponce, 1960:23-7; Macartney, 1934:158-9). Anlaşma, aynı zamanda ilk defa etnik azınlıklar için de hükümler içermektedir. Viyana Kongresi’nin sonuç bildirgesinde Avusturya, Prusya ve Rusya, Polonyalılara ulusal kurumlarda temsil edilme hakkı ve taşınmaz mallarına ilişkin garantiler sağlamışlardır.Azınlık hakları 19. y.y. boyunca özellikle balkanlarda artan bir odak noktası olmuştur. NapolyonSavaşları bittiğinde balkanlar hala Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçasıydı. 1878 yılında Romanya, Sırbistan, Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan bağımsız oldular. Uluslararası tanınmanın bir şartı olarak bu devletlerin hemen hepsi dini ve etnik azınlıklar için eşit sivil hakları sağlamayı kabul ettiler. Avrupa’nın büyük güçleri bu onayı, uluslararası tanınmanın bir şartı olarak ortaya koymuşlardır. Fransa, İngiltere, Rusya, Almanya ve Avusturya, sivil ayrıcalığın taahhüdü yüzünden bu koşulu çok fazla empoze etmediler. Fakat balkanlardaki etnik ayrımcılığın Avrupa’nın güvenliğini tehdit etmesini istemedikleri için bu konuda ısrarcı olmadılar. Balkanlardaki etnik çatışmanın sonuçları hakkındaki bu korkular 1914 yılının yaz ayında ispatlanmış oldu (I. Dünya Savaşı’nın başlaması)Azınlık haklarını korumak için çabalar I. Dünya savaşı’nın sonunda Versay anlaşması ile doruğa ulaşmıştır. Sınırları değişen yeni kurulmuş devletlerin tamamı azınlık hakları anlaşmalarını imzaladılar ya da azınlık haklarını sağlayan tek taraflı sözler verdiler. Azınlık hakları korumaya yönelik olarak yapılan düzenlemeler ihtilaf güçleri tarafından 1919’da Polonya, Avusturya, Çekoslovakya, Yugoslavya, Bulgaristan ve Romanya ile 1920’de Macaristan, Türkiye ve Yunanistan ile ve 1923’de tekrar Türkiye ile , 1923’de Latvia ve Estonya, 1921’de Arnavutlık, 1932’de Irak, 1922’de Litvanya ile yapılan anlaşmalarla garanti altına alındı.(Lerner, 1993:83); Claude, 1955:16; Jones, 1991:45; Bartsh ,1995:84-5).Azınlık hakları dikkatle incelenmiş ve detaylandırılmıştır. Polonya’daki azınlık anlaşmasında hükümet şu yükümlülükler yerine getirmek zorunda kalmıştır:Din, dil, ırk ve etnik ayrım gözetmeden Plonya’da yerleşik tüm halka tam bir özgürlük ve yaşam hakkı sağlamak.dinsel farklılık Polonya halkları arasında politik ve sivil alanlarda bir kayırma ya da üstünlük aracı olarak kullanılmayacaktır. Polonya Azınlık Anlaşması, ailesi Polonya’de yerleşik olmasa bile orada doğan ya da yerleşik kişilerin vatandaşlık haklarını kabul etmiştir. Her ne kadar lehçe öğrenme zorunluluğu olsa da azınlık dilinde eğitim, önemli derecede Polonyalı olmayan kişilerin olduğu alanlarda sağlanmıştır. İlaveten Yahudi azınlık eğer cumartesi günü söz konusu olursa resmi görevleri reddedebilecekti(Macartney, 1934,502-6; Sharp, 1979:174; Fouques-Dupare, 1992:112).Versay’daki baskın durum için azınlık haklarının uluslararası koruyucusu Woodrow Wilson Avrupa’da Savaş sonrası düzenin anahtarını sunmuştur. Bu düzen barış sever devletlerin herhangi bir saldırgan tarafından gelebilecek tahribata karşı birlikte hareket etme prensibi olan ortak güvenliğe dayanmaktadır. Sadece liberal demokratik devletler bu tür taahhütleri yerine getirmişlerdir. Liberal demokrasi self-determinasyon üzerine kurulmuştur.. Yine etno-nasyonal gruplar Avrupa’nın çoğu yerinde çözümlenemez şekilde karıştırılmıştır. Anlaşmalar, azınlıkları, yerleşik oldukları devletin sadık hakları yaparak bu problemi çözmeye çalışmışlardır. Eğer azınlıklar kötü davranırlarsa yerleştikleri ülkelerde düzenin bozulmasına sebep olmakta ve uluslararası barışı tehdit etmektedirler (Macartney, 1934:275,278,297). Paris Barış Konferans’ında Wilson bunu şu şekilde ifade etmiştir: Şunu söylemeliyim ki, azınlıklara bazı şartlarda uygulanabilecek hükümler yüzünden hiçbir şey dünya barışına zarar veremez. Bu yüzden dünya barışını garantilemek zorundalarsa, bu azınlıklara uygun ve gerekli garantileri vererek onları tatmin etmek adaletsizlik mi olur?(Sharp, 1979:175).Kolektif güvenliğin Wilsoncu vizyonu müdahalesizlik esasına dayalı Westfalyan anlayışa koz vermiştir.Büyük güçler, azınlık haklarını haklı çıkaran düzenlenmiş normları ve diplomatik örnekleri güvence altına almaktadır. 1919 yılında Fransız lider Georges Clemenceous tarafından yazılan mektup göstermektedir ki müdahalesizliğin Westfalyan şeklibüyük güçler tarafından onaylanan diğer şekiller tarafından açık bir şekilde yalanlanmıştır:Bu anlaşma (Polonya Azınlık Anlaşması) yeni bir ayrılık inşa etmiyor. Bir devlet kurulduğunda veya hatta büyük bir toprak parçası var olan bir devlete verildiğinde büyük güçlerin birlikte ve resmi tanınmasına ek olarak adı geçen devletlerin bağlayıcı bir uluslararası anlaşma yoluyla, belli hükümet prensiplerine uymak zorunda kalacakları Avrupa Kamu Hukuku’nun uzun zamandan beri uygulanan bir prosedürüdür. Polonya halkının bağımsızlığını tekrar kazanması, bahsiniettiğim güçlerin çabaları ve fedakarlıklarına borçludur. Bu yüzden bu güçlerin yapmakla yükümlü oldukları bir şey –ki bundan kaçamazlar-, Polonya devleti’nin anayasasındaki değişikliklere bağlı kalmaksızın o halka temel hak ve hürriyetlerini kalıcı ve asil bir şekilde garanti etmesini sağlamaktır(Macaertney, 1934:238).İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra azınlık hakları hemen hemen unutulmuştur. Versay Rejimi’ne başarısızlık olarak bakılmıştır. ABD İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bireysel haklar üzerine odaklandı. Çeşitli etnik gruplardan oluşan nüfusuyla S.S.C.B. ise azınlık hakları ile ilgilenmedi. Birleşmiş milletler de konuya hiç değinmedi.Gerçekten insan hakları, yöneticiler ve kurallar arasındaki ilişkilerle ilgili olan konuların odak noktası olmuştur. Birleşmiş Milletler, 1990’larda 20’den fazla insan hakları sözleşmesi imzalamıştır. Bunun gibi pek çok bölgesel anlaşmalar vardır. İnsan haklarına 1975 Helsinki Anlaşması’ndada değinilmiştir. Bu anlaşma Doğu Avrupa Ülkelerindeki yerleşik kişileri örgütlemeye yardım ettiğinden dolayı bu anlaşmayı imzalayan Sovyet bloğu liderlerinin pişmanlık duymalarına neden olmuştur.(Thomas ,1991). Bu insan hakları anlaşmalarının bazıları imzalayanların davranışlarında çok az bir etki yapmıştır. Fakat diğerleri daha yaygındır.:Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, sadece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini kurmakla kalmadı; aynı zamanda devletlere değil kişilere de doğrudan mahkemeye başvurma hakkı da verdi. İnsan hakları anlaşmalarının çoğalması uluslararası sistem için yeni bir gelişmeydi. Bu anlaşmaların hepsi birçoğu uygulama mekanizmasından yoksun görünmesine gönüllü anlaşmalardı. Avrupa sözleşmesi’nin kişilere doğrudan bireysel olarak başvurma hakkı tanıması uluslararası sistem içinde tek yasal organ egemen devletlere vurgu yapan Westfalyan Egemenliğe ve Uluslararası Hukuk ya daTanınma Egemenliğine açık bir meydan okumaydı. Bununla beraber yaygın olarak dini ve etnik hakları korumak için uluslararası hareketin tarihi gösterir ki Westfalyan model evrensel olarak kabul edildiğinde asla altın çağ yoktu. Küreselleşme, egemenlik zırhında tarihi olarak başlı başına tek bir delik değildir. Müdahalesizlik ilkesiya da dış otoriteyi diskalifiye etme prensibine, yönetenler ve yönetilenler arasındaki ilişkileri belirleyen yurt içi uygulamalar üzerindeki yasal uluslararası kısıtlamalar tarafından meydan okunduğu gerçeği açıkça görülmektedir.
Uluslararası Hukuki Egemenlik: Karşılıklı Tanıma ve Sözleşme
Egemenlik terimi, devlet kontrolüne, yurt içi anayasal düzene ya da dış otoritenin dışlanmasına karşı olarak uluslararası tanınmayı ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu, uluslararası hukukçular tarafından en aygın kullanımdır. Devletler, karşılıklı biçimde birbirlerini tanımaktadır.Uluslararası tanınma evrensel olarak devlet adamları tarafından arzulanmaktadır. Bu, pek çok fayda sağlamaktadır. Tanınma daha çok kurumsal yönüyle kabul edildiği için, devlet adamlarının kendi halklarından aldığı desteği arttırmaktadır. Tanınma, pek çok ülkedeki sivil düzensizliğin işaret ettiği şekilde ulusal desteğin garantisi değildir fakat tanınmamaktan daha iyidir.Burada tartışma ile ilgili olan gerçek tanınmanın, bir devlete, uluslararası organizasyonlara katılma ve diğer devletlerle anlaşma yapma imkanı sağlamasıdır.. Yine de bu hak basit bir şekilde devletlerle sınırlı değildir. Sadece Birleşmiş Milletler üyesi olan İngiliz hakimiyetindeki devletler (Kanada, Güney Afrika, Avustralya, Yeni Zelanda) değil aynı zamanda Hindistan gibi eski koloniler de bu hakka sahiptiler. Filistin Kurtuluş Örgütü, Birleşmiş Milletlerde gözlemci statüsüne sahiptir. Malta, kendi başına bir devlet olmasa bile bir çok devletle anlaşma imzalamıştır. Tayvan pek az devlet tarafından tanınmış , Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlılık için müzakere yapmış olsa da Asya Kalkınma Bankası’nın bir üyesi olmuştur. Avrupa Birliği Komisyonu en gelişmiş sanayi ülkeleri olan G-7 ülkelerinin devlet başkanları ile toplanmaktadırlar.Bununla birlikte uluslararası tanınmaya sahip olma bazı şeyleri kolaylaştırmaktadır. Tanınmayan devletler diğer devletlerle anlaşma imzalamakta problemle karşılaşmaktadırlar. Tanınmayan politik varlık uluslararası arenada kendine zor yer bulmaktadır. Uluslararası hukuk kadar ulusal hukuk da karşılıklı tanınmaya dayanır. Tanınma, devletin, uluslararası anlaşmalara katılmasını kolaylaştırmaktadır. Küreselleşme uluslararası yasal egemenliği daha önemli hale getirmiştir. Uluslararası anlaşmaların ve organizasyonların sayısı son zamanlarda artmıştır. Bunların çoğu, küreselleşmenin yararlarını esir alma ve ulusal kontrolün eksikliğini karşılama çabalarını temsil etmektedir. GATT ve devamında Dünya Ticaret Örgütü bu düzlemde görülebilir. Teknoloji ise yeni ticaret fırsatları sunmuştur. Bu fırsatlar, pazar girişleri, finansal hizmetler, ticaretle bağlantılı yatırımlarla ilgili potansiyel çatışmaları arttırmıştır. Tek taraflı misillemeyi önlemek için devletler kendi hareket özgürlüklerini sınırlandıran uluslararası anlaşmalara girmişlerdir.Sermayenin hareketliliğinin artması ve ulus aşırı bankaların büyümesine tepki olarak devletler banka sermaye gereksinimlerini gerektiren anlaşmalar yapmışlardır. Hiçbir devlet tek taraflı olarak banka güvenliğini sağlayan ölçülere uyum sağlayamaz.Fakat az sayıda bankanın başarısızlığı, global finansal sistemin istikrarını bozmuştur. Üstelik bankacılık sistemi değiştiği için banka sermayesi, değişik ülkelerde farklı biçimlerde hesaplanmaktadır. 1987’deki Basel Anlaşması, çeşitli şekillerde banka sermayelerini ve onların birleştirilen risklerini belirlemiş ve bu şartlara dayanan minimum gereklilikleri saptamıştır. Basel Antlaşması’nda kabul edilen hükümler pek çok devlet tarafından onaylanmıştır(Kapstein ,1989 ; Simmons ,1996).. Devletler, uluslararası hukuki egemenlikleri elinde bulunduran WTO, Basel Anlaşması, gibi pek çok uluslararası anlaşma ve organizasyonların doğal bir katılımcısıdır. Karşılıklı tanınma bu anlaşmalara uymayı kolaylaştırır. Çünkü bu, oyuncu için basit bir kural sağlar.Uluslararası anlaşmalara girenler çok uluslu birlikler, hükümet dışı organizasyonlar ya da kuruluşlar değil devletlerdir. Küreselleşme, bazı alanlarda anlaşmalar yapmaları için devletleri özendirmektedir. Çünkü tek taraflı kontrol daha zordur. Uluslararası hukuki açıdan eğer devletler karşılıklı olarakbunlara katılmak için kapasitelerini tanımlasalardı bunlar imkansız olurdu.
SONUÇ
Günümüz yazarlarının küreselleşmenin egemenlik üzerindeki etkisi hakkında sıradan yorumlar yapabilmelerinin yegane sebebi efsanevi bir geçmiş kurmalarıdır. Egemenlik birkaç farklı yolla anlaşılabilir: Bazı analizciler egemenliği, kontrol etmeyle karıştırmışlar ve küreselleşmenin kontrolü zayıflattığını ileri sürmüşlerdir. Bununla beraber devlet kontrolü ne içsel ne de dışsal olmuştur. Teknolojik değişmebazı bölgelerde devlet otoritesini güçleştirmiştir fakat açık bir eğilim yoktur. Uluslararası sermaye piyasaları 20. y.y.’ın sonuna göre 19. y.y.’ın sonunda da daha fazla bütünleşmiş durumdaydı. Ticari akımlar 19. y.y.’da dramatik biçimde artmış fakat 20. y.y.’ın ilk yarısında düşmüştür. İşçi göçü şimdiye göre 19. y.y.’da daha yoğundu. Üstelik egemenliğin kaybedilmesine en yaygın tepkilerden biri ulusal düzeyden daha çok uluslararası faaliyetlerin düzenini saptamak için tasarlanan uluslararası anlaşmaların sonucu oldu. Bu anlaşmalar, karşılıklı tanınma ilkesinden hareketle egemenliğin diğer bir anlamı üzerine dayandırılmaktadır. Egemenlik zırhının içine işleyen insan hakları prensiplerini onaylayan iddialar kural koyanlarla dışsal incelemeye her zaman bağımlı olanlar arasındaki ilişki gerçeğini önemsememektedir. Değişen şey, dış otoritenin kapsamı değildir. Aktörler, 16. y.y.’dan 19. y.y’a giderken dini tolerans,19. y.y.’da ve 20. y.y.’ın ilk yarısında azınlık hakları ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri insan hakları ile ilgiliydiler. Bununla beraber egemenliğe meydan okumalar sürpriz olmayabilir. Uluslararası sistem sağlıksız biçimde kurumsallaşmaktadır. Kurumsal ilkeleri ve davranışı bir diğeri ile uydurabilen ve kurumları ortadan kaldırabilen mekanizmalar, dikkate değer bir sosyalleşme ve davranış güvenliği sadece sağlıksız biçimde uluslararası sistemde vardır. İnsan hakları ve müdahalesizlik gibi karşılıklı tutarsız kurallar arasında karar vermek için hiçbir mekanizma yoktur. Egemenlik, örgütlenmiş ikilik tarafından karakterize edilmiş bir kurumdur(Brunsson, 1989). Aktörler, farklı ilkeleri öngören farklı şeyleri söylemektedirler. Devlet adamlarının söyledikleri ve yaptıkları arasında farklılıklar bulunmaktadır. Küreselleşme, kurallar ve davranışlar arasında bazı gerilimlere dikkati çekmektedir fakat bunun uluslararası sistemde bazı dönüşümlere sebep olacağı yönünde hiçbir delil yoktur.
KAYNAKLARBartsch, S. (1995), Mindeheitenschutz İn Der İnternationalen Politik: Volkerbund und KSZE/OSZE in neuer Perspektive, Oplanden, Germany: Westdeutscher Verlag.Braudel, F. (1982) ,Civilization and Capitalism: 15th-18th Century, The Wheels ofCommerce, New York: Harper and Row.Brewer, J. (1989) ,The Sinews of Power: War, Money and the English State, 1688-1783, New York: Knopf.Brunsson, N. (1989), The Organization of Hypocrisy: Talk, Decisions and Actions in Organizations, Chichester, England: John Wiley and Sons.Claude, I.L., Jr (1955), National Minorities: An International Problem, Cambridge: Harvard University Pres.Cohen, B.J. (1986), In Whose Interest? International Banking and American Foreing Policy, New Haven: Yale University Press.Cooper, R. (1968), The Economics of Interdependence: Economic Policy in the Atlantic Community, New York: McGraw-Hill.Craig, G.A. and George, A.L. (1990), Force and Statecraft : Diplomatic Problems of our Time, 2nd edn, New York: Oxford University Pres.De Jouvenel, B. (1957), Sovereignty: An Inguiry into the Political Good, Cambridge: Cambrid University Press.Deudney, D.H. (1995), “The Philadelphian system: sovereignty, control, and balance Of power in the American states-union circa 1787-1861,” International Organization 49(2): 191-228.Fesi, H. (1965), Europe, the World’s Banker, 1870-1914, New York: Norton. Feldstein, M.S. and Horioka, C. (1980) “Domestic savings and international capital Flows,” Economic Journal 90:314-29.Forsythe, D.P. (1983), Human Rights and World Politics, Lincoln: University of Nebraska Pres.Fougues-Duparc,J. (1922), La Protection des Minorites de Race, de Langue, et de Religion: Etude de Droit des Gens, Paris: Librairie Dalloz.Fukuyama, F. (1992), The End of History and the Last Man, New York: Free Press.Gagliardo,J. (1991), Germany Under the Old Regime, 1600-1790, London: Longman.Garrett, G. (1998), “Global markets and national politics: collision course or virtuous Circle?” International Organization 52: 787-824.Gilpin, R. (1987), The Political Economy of International Relations, Princeton: Princeton University Press.Hailbronner, K. “The Legal Status Of Population Groups İn A Multinational State Under Public İnternational Law,” in Y. Dinstein and M. Tabory (eds) The Prolection of Minorities and Human Rights, Dordrecht: Martinus Nijhoff.Hehir, J.B. (1995), “Intervention: From Theories To Cases,” Ethics and International Affairs 9:1-14.Hinsley, F.H. (1986), Sovereignty, 2nd end, Cambridge: Cambridge University Press.Holsti, K.J. (1991), Peace and War, Armed Conflicts and International Order, 1648-1989, Cambridge: Cambridge University Press.Huntington, S.P. (1996), The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order, New York: Simon & Schuster.Jones, D.V. (1991), Code of Peace: Ethics and Security in the World of the Warlord States, Chicago:University of Chicago Press. Kapstein, E.B. (1989), “Resolving The Regulator’s Dilemma: İnternational Coordination Of Banking Regulations,” International Organization 43 (2): 323-7.Krasner, S.D. (1993), “Westphalia And All That,” in J. Goldstein and R.O. Keohane (eds) Ideas and Foreign Policy: Beliefs, Institutions, and Political Change, Ithaca: Cornell University Press.Landes, D.S. (1979), Bankers and Pashas; International Finance and Economic Imperialism in Egypt, Cambridge: Harvard University Press.Laponce,J.A. (1960), The Protection of Minorities, Berkeley: University of California PressLerner, N. (1993), “The Evolution Of Minority Rights İn İnternational Law,” in C. Brolmann, R. Lefeber, and M. Zieck (eds) Peoples and Minorities in International Law, Dordrecht: Martinus Nijhoff.Lindert, P.H. and Morton, P.J. (1989), “How Sovereign Lending Has Worked” in J.D. Sachs (ed.) Developing Country Debt and Economic Performance, Chicago: University of Chicago Press.Little, D. (1993), “Religion: catalyst or impediment to international law? The case of Hogo Grotius,” The American Society of International Law, Proceedings of the 87th Annual Meeting, Washington, DC, pp. 332-7.Macartney, G.A. (1934), National States and National Minorities, Oxford: Oxford University Press.Marichal, C. (1989), A Century of Debt Crises in Latin America: From Independence to the Great Depression 1820-1930, Princeton: Princeton University Press.Noam, E.M. (1987), “The Public Telecommunications Network: A Concept İn Transition,” Journal of Communication 37 (1): 30-48.Obstfeld, M., and Taylor, A.M. (1997), The Great Depression as a Watershed: International Capital Mobility Over the Long Rum, Cambridge, MA: National Bureau of Economic Research, Working Paper 5960.Parry, G. (1969), (ed.) “Treaty of Osnabruck,” in The Consolidated Treaty Series”, Vol. I,1648-1649, Dobbs Ferry, NY: Occana.Riley, J.C. (1980), Internaional Government Finance and the Amsterdam Capital Market, 1740-1815, Cambridge: Cambridge University Press.Rosenau,J.N. (1990), Turbulance in World Politics: A Theory of Change and Continuity, Princeton:Princeton University Press.Scribner, R.W. (1990), “Politics And The İnstitutionalization Of Reform İn Germany,” in G.R: Elton (ed.) The New Cambridge Modern History Vol. II, The Reformation 1520-1559,2nd edn, Cambridge: Cambridge University Press.Sharp, A. (1979), “Britania And The Protection Of Minorities At The Paris Peace Conference, 1919,” in A.C. Hepburn (ed) Minorities in History, New York: St. Martin’s Press.Simmons, B.A. (1996), “Divisibility, Defection, And The Emerging Regulatory Framework For İnternational Capital Markets,” paper presented at the American Political Science Association Annual Convention, San Francisco.Skinner, Q. (1978), The Foundations of Modern Political Thought: Vol II: The Age of Reformation, Cambridge, Cambridge University Press.Thomas A. And Thomas, A. (1956), Non Intervention; The Law and Its Import in the Americas, Dallas: Southern Methodist University Press.Thomas, D. (1991), “Social movements and international institutions: a preliminary Framework,” paper presented at the American Political Science Association Annual Convention, Washington, DC.Thomson, J.E. (1995), “State Sovereignty İn İnternational Relations: Bridging The Gap Between Theory And Empirical Research,” International Studies Quarterly 39 (2): 213-34.Thomson, J.E. and Krasner, S.D. (1989), “Global Transactions And The Consolidation Of Sovereignty,” in E.O. Czempiel and N.J. Rosenau (eds) Global Changes and Theoretical Challenges: Appoaches to Worl Politics fort he 1990s, Lexington, MA: DC Heath.Tilly, C. (1990), Coercion, Capital, and European States, Ad 990-19990, Cambridge, MA: Basil Blackwell.Vattel E. de (1852), The Law Of Nations: Or, Principles Of The Law Of Nature, Applied To The Conduct And Affairs Of Nations And Sovereigns, from the new edition (trans. Joseph Chitty), Philadel-phia: T. & J.M. Johnson. Law Booksellers.Vincent, R. (1974), Nonintervention and International Order, Princeton: University Press.Williamson, J.G. (1997), “Globalization And The Labor Markets: Using history to inform Policy,” lecture I, in Globalization Convergence and History, Rallacle Mattioli Lectures, Milan: Banca Commerciale Italiana, Universita Commerciale Luigi Bocconi.Windsor, P. (1984), “Superpower İntervention,” in H.Bull (ed.) Intervention in World Politics, Oxford: Glarendon Press.
[1] Stephen Krasner (2001), “Globalization and Sovereignty”,Edit: David Smith, Dorothy Solinger and Steven Topic, California Institute on Global Conflict and Cooperation, London and New York, p.34-53.
Küreselleşme ve egemenlik bir çok gözlemciyi bu kavramların anlamlarını abarttıkları için yanlış sonuçlara götüren, ikinci milenyum yaklaşımında uluslararası sistemin dönüşümü ile ilgili kavramlardır. Bazı analizciler dünyanın yeni bir çağa girdiğini iddia etmektedirler. Kurumsal yapıların ortaya çıkmasıyla özellikle egemen devlet, küreselleşme tarafından zayıflatılmış ve zarar görmüştür. Bu bölümün temel tezi egemenliğin, temelde küreselleşme tarafından dönüştürülmediğidir. Bugünkü meydan okumaların geçmişte meydana gelenlerden niteliksel olarak faklı olduğu açık olmamasına rağmen, küreselleşme devlet kontrolünün etkinliğine meydan okumuştur. Fakat, küreselleşme devamlı sorun halinde olan ve hiçbir zaman garanti altına alınamayan devlet otoritesini niteliksel olarak değiştirmemiştir.
[1] Stephen Krasner (2001), “Globalization and Sovereignty”,Edit: David Smith, Dorothy Solinger and Steven Topic, California Institute on Global Conflict and Cooperation, London and New York, p.34-53.
Küreselleşmenin egemenliği ortadan kaldırdığı iddiası abartılmaktadır ve tarihi olarak miyoptur. Devletin hem kontrolüne hem de otoritesine devamlı olarak meydan okunmuştur. Bu meydan okumalar bölgesel devletlere dayalı şimdiki yapıyı içeren uluslararası sistemin kendine has elementleridir. Otorite ve kontrole meydan okumalar iki nedenden dolayı anarşik sisteme özgüdür. Birincisi, insan ve azınlık haklarını koruma gibi sebeplerle devletlerin içişlerine müdahale ile müdahalesizlik arasındaki çatışmayı içeren rekabetçi normatif haklar arasında kesin bir şekilde seçim yapabilecek hiç otorite yapısı yoktur. İkincisi, özellikle daha zayıf devletlerin sınırları içinde ve dışında kontrolleri garanti değildir. Güçlülerin çıkarları, kabul edilen normlara uymayacaktır. Küreselleşme bir takım gelişmelerin karışımı anlamına gelebilir. Şöyle ki; insan haklarının yasallaşması, işlemlerin dijitalleşmesi, iletişimin hızı, global NGO’ların (Sivil toplum kuruluşlarının) yoğunlaşması, felaketlerin yayılması, uluslararası sermaye pazarlarının büyümesi, illegal göçün artması vb.. Küreselleşmenin öneminin artmasına vurgu yapan analizcilerin çoğu modern teknolojinin dönüşümünü vurgulamaktadırlar. İletişim ve ulaşım maliyetleri düşmüştür. Telefon, faks ve şu anda internet milyonlarca insan için hızlı ve ucuz iletişim imkânı vermektedir. New York’ta bir bankacı bilgisayar başında milyarlarca dolar transfer edebilir. Egemenlik terimi en az 4 farklı anlamda kullanılmaktadır:
1.Karşılıklı Dayanışma Egemenliği; devletin sınır içinde ve dışında aktiviteleri kontrol etmesidir. (malların, sermayenin, fikirlerin dolaşımı)
2.Yurtiçi Egemenlik; veri bir politika içinde otoritenin organizasyonudur.
3.Westfalyan Egemenliği; dış otoritenin dışında kalma, devletin dış otorite yapısının bağımsız olma hakkı.
4.Uluslararası Hukuki Egemenlik; bir devletin başka bir devlet tarafından tanınmasıdır. Tanınma diplomatik dokunulmazlıkla, anlaşmalar imzalama ile ve uluslararası organizasyonlara katılma ile ilgilidir.Egemenliğin bu dört tanımı mantıksal olarak ve pratikle ayrıdır. Diğerleri olmadan birine sahip olmak mümkündür. Mesela Tayvan, Westfalyan egemenliğine sahiptir, fakat uluslararası hukuki egemen değildir. Bir devlet diğer devletler tarafından tanınabilir, fakat eksik yurtiçi ve karşılıklı dayanışma egemenliği, sınırlar içinde ve ötesinde devletin, faaliyetlerini kontrol etmesi, 1990’larda Afrika’da bir çok devlet tarafından karakterize edilen bir durumdur. Bir devlet uluslararası hukuki egemenliği benimseyebilir ancak Westfalyan egemenliğine sahip değildir. Mesela 20’den çok Avrupa ülkesi 1953 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini kuran ilgili protokolleri imzalamışlardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları ulusal mahkemelerde bağlayıcıdır ve kişilere ülkelerini dava etme hakkı vermektedir.. Egemenlik nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, globalleşme çerçevesinde çağdaş gelişmelerin, sistemin doğasını dönüştürdüğünü söylemek zordur. Kontrol ya da otoritelerini koruyabilen devletler içinde asla efsanevi (mitik) bir geçmiş var olmamıştır. Zayıf devletler sadece sınır içinde ve ötesinde etkin kontrollerini sürdürmek için değil aynı zamanda dış otoriteyi ülke sınırları dışında tutmak için mücadele etmektedirler. Globalleşme, kontrol olarak algılanan egemenlik için bazı yeni problemleri ortaya çıkarmaktadır. Fakat devletler geçmişte de meydan okumalarla karşılaşmışlardır. Globalleşmenin bazı yönleri özellikle kadın hakları ve demokrasi gibi fikirlerin yayılması özel ulusal kurumsal biçimlerin yasallığını etkiledi, fakat geçmişte de benzer meydan okumalar vardı: I. Dünya Savaşı’ndan sonraki azınlık hakları ve ulusal self determinasyon gibi. Devlet kontrolüne tehdit algılaması, ticaret ve sermaye piyasalarının I. Dünya Savaşı’ndan önceki dönemde daha yüksek düzeyde bütünleştiği gerçeğinigörmezden gelmekte ve emek göçü daha fazla dile getirilmekteydi.. Üstelik, son 50 yıllık dilimde(1914-1950 yılları arasındaki azalmayı takiben) meydana gelen yüksek seviyede bütünleşme eğilimleri devlet faaliyetlerinin yoğunlaşması ile eş anlı biçimde gerçekleşmiştir. Küreselleşme uluslararası hukuki egemenliğin önemini arttırmıştır; çünkü tek taraflı politika etkisiz olduğu zaman devletler, kontrollerini ele geçirmek için uluslararası anlaşmalara girmişlerdir... Özetle, küreselleşme egemenliğin şeklini değiştirmemektedir. Gözlemciler, hayali bir geçmiş yaratarak, çağdaş değişimlerin önemini abartmışlardır. Kontrole meydan okuma ile otoriteye meydan okuma arasındaki farkı ayırt edemedikleri için, uluslararası egemenliğin geçerliliğine bağlı olan uluslararası işbirliğiyle kontrolü zayıflatmanın, otoriteyi güçlendireceğini anlamakta zorlanmışlardır..
Küreselleşme, Egemenlik ve Kontrol
Fikirlerin, insanların, malların ve üretim faktörlerinin uluslararası dolaşımındaki artış olan küreselleşme gözle görülebilir bir gerçektir. İletişim ve taşıma maliyetleri azalmıştır. İletişim e-mail yoluyla çok hızlı ve kolay bir hale gelmiştir. Bir gün içinde bir kişiyi dünyanın bir ucundan başka bir tarafına taşımak mümkün hale gelmiştir. Bir ayakkabının derisi bir ülkeden sağlanıp, kesilmesi bir başka ülkede, başka bir işlemi üçüncü ülkede yapılıp, dördüncü ülkede satılabilmektedir. CNN dünyanın her tarafına Bağdat’ı bombalayan füzeleri gösterebilmektedir. Gelişmekte olan ülkelere sermaye akışı 1990’da 57 milyar dolardan 1995’te 211 milyar dolara çıkmıştır. Günlük dış işlemler 1995’te 1,2 trilyon dolarla 1989’dakinin 2 katına çıkmıştır.(Simmons ,1996: 1)Pek çok gözlemci, küreselleşmedeki artışın egemenlik için bir tehdit olduğunu söylemektedir. Onların sıklıkla demek istediği şey, devletin bu aktiviteler karşısında kontrolü kaybettiğidir. Fakat bazı gözlemciler en azından bunun otorite yapılarında değişikliklere izin verdiğini ima etmektedirler. The Economics of Interdependence adlı klasik çalışmasında Richard Cooper, sermaye hareketliliğinin devletlerin kendi yurtiçi para politikalarını kontrol etme yeteneklerini kaybetmelerine sebep olduğuna işaret etmektedir. (yani sermaye girişlerinin serbest olduğu bir ortamda devletler hem para politikalarını hem de döviz kurlarını aynı anda belirleme imkanına sahip değildirler. Sadece dalgalı kur sisteminde para politikasını kontrol etmek mümkün olur. Sabit kur sisteminde açık sermaye girişleri altında para politikası kontrol edilemez.) Global iletişimin bir gözlemcisi bu durumu şu şekilde ifade eder: Uzun dönemde iletişim ulusal sınırları aşacak ve ülkelerin elektronik haberleşmeyi kontrol etmesi demode olacak, aynı şekilde ulusal kontrol kelimesi bile konuşulmayacak (Noam ,1987:44)James Rosenau, atmosfer kirliliği,terörizm, uyuşturucu trafiği, nakit krizler ve AIDS gibi konuların karşılıklı bağımlılık ve yeni teknolojilerin ürünü olduğunu ve bunların ulusal olmaktan çok ulus aşırı olduğunu iddia etmektedirler. Devletler bu ve bunun gibi sorunlara çözüm üretememektedirler (Rosenau, 1990:13)Küreselleşmenin egemenliği zedelediği argümanının iki eksikliği vardır: birincisi egemenliğin birinci anlamı olan etkili devlet kontrolüyle ikinci anlamı olan otorite ve yasallıkla ilgili kısmı birbiri ile karıştırılmaktadır. İkincisi, geçmişte devlet kontrolünün etkili olduğu altın bir çağ olduğunu farz ederek ve 19. yy.’ın sonunda meydana gelen uluslararası sermaye girişlerinin şimdiki kadar yüksek olduğu gerçeğini göz ardı ederek dile getirilenküreselleşme tezlerinin tarihi olarak miyop olduğudur. Modernçevrenin niteliksel olarak devlet kontrolüne karşı farklı ayaklanmalar göstermesi açık değildir. ( Thomson and Krasner, 1989). Son yıllarda yer alan değişimin düzeyi kolaylıkla abartılabilir. Devletler daima entegre olmuş bir uluslararası çevrede faaliyet göstermişlerdir. Sermaye bu eğilimin sıklıkla dile getirildiği yegane alandır. Uluslararası sermaye hareketleri alanında bile değişikliğin derecesi geçmişten, global sermaye pazarlarının tamamen entegre olduğu duruma kadar genellikle abartılmaktadır. Uluslararası sermaye piyasaları yeni bir gelişmedir. Avrupa’da uluslararası bankacılık orta çağın sonlarında başlamıştır. Finansal varlıklar için bir piyasa ilk olarak 17. yy.’da Amsterdam’da gelişmiştir. (Landes, 1979:10-11). 16. yy.’ın başlarında büyük finansal ve ticaret grupları sadece Avrupa’da değil, dünyanın her yerinde faaliyetler yapıyorlardı. The Welsers of Ausburg, Avrupa’da ve Akdeniz’de faaliyette bulunmuş ve 1528’de Venezuela’da bir şube açmıştır. Fuggers, Merkezi Avrupa’daki ve Alp’lerdeki madenleri kontrol etmiştir. Antwerp de baskın firmaydı, zamanın en önemli finansal merkeziydi ve Portekiz, İspanya, Şile, Flume ve Dubrovnik’de şubeleri vardı. 16. yy’ın sonunda hem Hindistan’da hem Çin’de acenteleri oldu. Kısaca, bu büyük firmanın imparatorluğu güneşin batmadığı imparatorluk olarak bilinen V. Charles’ın ve II. Philip’in büyük imparatorluğundan daha büyüktü.(Braudel, 1982:186-7).Erken modern çağda, Avrupalı hükümdarlar uluslararası finansa az ya da çok gelişmiş ülkelerdekinden daha fazla bağımlıydılar. Hükümdarlar, savaşmak için ihtiyaçları olan geliri yurtiçi kaynaklardan sağlayamadılar ve bu yüzden yüksek faiz oranlarıyla borç almaya zorlandılar. Bir dizi isyandan sonra Kralların zorla vergi toplama hakkı 17. yy.’a kadar ve sonrasında kabul edilmedi (De Jouvenel, 1957:186-8 ;Riley, 1980: 1-3; Cohen, 1986:84-90) 18. yy. boyunca İngiltere hükümeti ulusal gelirinin %10’unu, Fransa ise yaklaşık %5’ini vergilendirmeyle elde edebildi, (Brewer, 1989:91). Vergi toplamadaki bu yetersizlik ülkenin kaynaklarının daha önemli bir kısmını oluşturan uluslararası borçlanmayı meydana getirmiştir. 18. yy.’da kamu borçları İngiltere, Fransa ve Alman hükümetlerinin harcamalarının %60’ından fazlaydı(Brewer, 1989:114,131-3). Sadece 19. yy.’da Büyük Avrupa Devletleri sermaye birikimi amacına yönelik olarak sofistike karmaşık ulusal finans sistemleri geliştirmişlerdir(Tilly, 1990:53). 1820’lerde bağımsızlıklarını kazanan Latin Amerika ülkeleri dış borçlarını ödeyemediklerinden dolayı borç krizini izleyen yıllarda iktisadi krizlere sürüklenmişlerdir. 1820, 1873, 1890 ve 1921 yıllarında uluslararası finansal düzenlemeler açısından büyük ihmaller söz konusuydu (Marichal, 1989:4 Lindert ve Morton, 1989:41-3). İki savaş arası dönemde uluslararası bankalar ve hükümetler Almanya’nın savaş tazminatı ödemeleri ile bağlantılı olan uluslararası finansal işlemleri kapsayan düzenlemeler gerçekleştirdiler. Amerikan bankaları Almanya’nın borçlarını yeniden değerlendirmeye başladıklarında Almanya’nın borçlarını ödemesinin imkansız olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalmışlardır(Craig ve George, 1990: 78-9)Uluslararası sermayenin önemli kaynağı İngiltere, I. Dünya Savaşı’ndan önce ve yirminci yüzyılın sonunda herhangi bir ülkenin olduğundan daha fazla biçimde global sisteme bağımlıydı.I. Dünya savaşı’ndan önce İngiliz gelirlerinin %10’u ve Fransız gelirlerinin %6’sı yabancı yatırımcılardan kaynaklanmaktaydı (Feis, 1965:14,16,48,72). 1914’de İngiltere’nin zenginliğinin yüzde yirmi beşi yabancı yatırımlardan kaynaklanmaktaydı(Gilpin, 1987:308; Cohen, 1986:90). Singapur’daki bir broker tarafından yapılanspekülatif işlemler sonucunda 1995’de önemli bir yıkımla karşılaşan İngiltere’nin önemli finansal kurumlarından Barings Brothers , İngiliz Merkez Bankası, Fransız Merkez Bankası, İngiliz Hazinesi ve J. P. Morgan’ın müdahaleleri olmasaydı, Arjantin’e verdiği şaibeli borçlar yüzünden zaten 1890’da çökecekti (Cohen, 1986: 94-5)Sadece uluslararası bankacılık değil aynı zamanda uluslararası finansta büyük devletlerin ilişkileri ve zayıf küçük devletlerin uluslararası sermayeye bağımlılığı da yeni değildir. Fakat uluslararası sermaye piyasalarının entegrasyonunun bugünkü seviyesi abartılmaktadır. Yabancı yatırımcılartarafından yapılan doğrudan yatırımların getirisi ülke içindeki yerleşikler yapılan yatırımların getirisinden daha düşüktür(Feldstein ve Horioka, 1980). Tam entegre olmuş global sermaye piyasalarında eşitsizlik var olmayacaktır. Üstelik, uluslararası sermaye piyasalarının entegrasyon seviyesi şu anda 19. y.y.’dakinden daha yüksek değildir. Uluslararası sermaye akışının ölçümü olarak cari dengenin milli gelire oranı kullanılırsa Obstfeld ve Taylor sermaye piyasalarının 19. y.y.’da 1980’lerdeki on beş ülke için cari dengenin milli gelirin % 5’ine ulaştığı ve iyi bir entegrasyon derecesini ifade ettiği söylenebilir. 1930’larda bu oran %1,5 ve 1950’lerde ve 1960’larda %1’e düştü. 1989-96 yıllarında bu oran 12 ülke için ortalama %2,3’ ye düşmüştür(Obstfeld ve Taylor, 1997:8).Uluslararası göç oranları da 19. y.y.’da en yüksek seviyesine ulaşmıştır. 1870 göçünün dışında ABD işçi göçü %24, Arjantin%86, Avustralya %42 ve Kanada %44 küçüldü.Aksine İrlandalı, İtalyan ve Norveçli iş gücü %45, 39 ve 24 oranında büyümüştür. 19. y.y.’ın bazı dönemlerinde İrlanda ve İsveç göç oranları %10’a ulaşmıştır(Williamson, 1996:16,18). Bu geniş göç hareketi uluslararası sermaye piyasalarının entegrasyonu ile eşleştirilmektedir. 20. y.y.’ın ilk yarısında ise faktör hareketliliği sınırlandırıldığı için eşitsizlikler artmıştır(Williamson, 1996:10-12,20). Diğer yandan 1914’den 1940’lara kadar düşen uluslararası ticaret hareketleri, 19. y.y. boyunca öylesine artmıştı ki bazı ülkeler geçmişteki bu seviyelerine ancak 1980’lerden hemen önce ulaşmışlardı(Thomson ve Krasner ,1989).Ekonomiden daha farklı alanlardayeni dönemin geçmişle nitel bir ayrılığa düştüğü iddiası bazı gözlemciler tarafından şüphe ile karşılanmaktadır. Bazı gözlemciler dünyanın daha global olduğuna örnek olarak AIDS’i göstermektedirler. AIDS, Afrika’daki bazı hayvanlarda başlayan ve 1980’ler boyunca dünyaya yayılarak milyonlarca insanın ölümüne sebep olan bir felakettir. 14.y.y.’da ise Siyah Ölüm Avrupa nüfusunun %30-40’ının ölümüne yol açmıştı. Siyah ölüm muhtemelen Avrupalıların haritadaki yerini tam olarak bilemediği Gobi Çölü’nde ortaya çıkmıştır. Siyah ölüm, toprak işçisi oranlarındaki değişikliğin sonucunda Avrupa’daki mülkiyet hakları sistemini değiştirmiştir. 20. y.y. boyunca grip salgını ise milyonlarca insanı öldürmüştür. AIDS büyük bir trajedidir ancak daha önce meydana gelen evrensel hastalıkların ekonomik, sosyal ve politik kurumlara yaptığı etkiden daha az bir etkiyi nüfus üzerinde göstermiştir. Fikrilerin yayılması da yeni değildir. Hıristiyanlık 4. y.y.’da Roma İmparatorluğunu dönüşüme uğratmıştır. 7. ve 8. y.y.’larda Hz. Muhammed’in fikirleri Arap Yarımadası’ndan Akdeniz’in pek çok yerini fethederek kabilelere liderlik etmiştir. Reformcu Luther Wittenberg de Schlosskirche’nin kapısına 95 tezini astıktan sonra Avrupa’nın politik haritası değişmiştir. Gerçekten insanların bu dünyadaki ahlaki davranışlarını ve diğer taraftaki ölümsüzlüklerini etkileyen dini düşünceler 20. y.y.’da telefon, faks ve internetile etkili olan düşüncelerden daha politiktir. Eninde sonunda Avrupa’da 16. ve 17.y.y.’lardaki din savaşları çok yıkıcı olmuştur (30 yıl savaşlarında bazı bölgelerde Alman nüfusunun % 50’den fazlası öldü(Holsty, 1991:28-9.)). Devlet adamları öncelikle dini toleransları kabul için , ardından dini özgürlükler için zorlanmışlardır. 4. y.y.’dan 17. y.y.’a kadar Avrupa’da politik hayatın merkezi konularından biri de; devlet, tanrı ve kişilerin kurtuluşu arasındaki ilişkinin az ya da çok politik gündemden kaybolmasıdır(Garrett ,1998). Globalleşmenin devlet kontrolü üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını iddia etmemekteyim. Fakat ulus ötesi hareketlerin sonucu olarak devlet otoritesine karşı ayaklanmalar yeni değildir. Bazı alanlarda devletler için problemler daha şiddetli hale gelmiştir. Globalleşmenin sistematik olarak devlet kontrolünü ayaklar altına aldığına dair kesin bir kanıt yoktur.Gerçekten globalleşme ve devlet kontrolü arasındaki en açık ilişki bunların beraberce arttığıdır. Büyük ülkeler için hükümet harcamalarının seviyesi 1950’lerde ticaret ve sermaye akışının artmasıyla önemli derecede yükselmiştir. Bu durum sürpriz olmamalıdır: devletler, sosyal güvenlik ağlarını tamamlamak için sürece müdahale etmektedirler. Kamu harcamalarının seviyesi ile sermaye akışı arasında ampirik bir ilişki yoktur; hükümet politikası uluslararası sermaye piyasalarının açıklığı ile engellenmemektedir. Yatırımların oranı toplam vergi miktarı ile tam olarak bağlantılı değildir. Gerçekten modern firmalar için gerekli olan alt yapının (eğitim, telekomünikasyon, ulaşım gibi) oluşturulması için yüksek düzeyde kamu harcaması gereklidir (Garrett,1998 ).Özet olarak global hareketler yeni değildir. Göç hareketleri gibi bazı alanlarda global hareketler 19.y.y.’da içinde bulunduğumuz periyottan daha yoğundur. Kamu girişimleri küreselleşme tarafından yaralanmamaktadır. Gerçekten, kolektif malların tedariki ve sosyal istikrar ticaret ve sermaye akışının seviyesini savaş sonrası dönemde katlanılabilir hale getiren koşulları yaratmıştır.
Egemenlik ve Otorite
Küreselleşme hakkındaki argümanla bağlantılı olan egemenliği kontrol konuları bir tarafa bırakılırsa egemenliğin, otorite ile ilgili olarak üç farklı yolla anlaşıldığı ileri sürülebilir: Yurt İçi Egemenlik, Westfalyan Egemenlik ve Uluslararası Hukuki Egemenlik. Egemenlik, öncelikle devletin yurt içi kurumsal düzenine atıfta bulunmaktadır. Örneğin federal devlet mi, monarşi mi ya da demokrasi mi? İkinci olarak egemenlik otonomiye atıfta bulunmaktadır. Örneğin merkezi devlet otoritesi dış otoriteden bağımsızdır. Üçüncü olarak devlet egemenliği, diğer devletler tarafından egemen bir varlık olarak tanınsa da tanınmasa da uluslararası tanınmaya atıfta bulunur(Bknz. Thomson, 1995:214 ; Deudney, 1995:198 Thomson özellikle otorite ve kontrol arasındaki ayrımı vurgulamada etkilidir). Yurt içi egemenliğe, Westfalyan egemenliğe ve uluslararası hukuki egemenliğe çağdaş global ortam tarafından meydan okunduğuna dair herhangi bir işaret yoktur.Belirli global gelişmeler yurt içi otorite yapılarını etkileyebilirler. Fakat bu durumda bile tartışmalı olan nokta politik hayatı organize eden uluslararası bir yapı olarak egemenliğin doğasın değiştiğidir. İnsan hakları hakkındaki fikirlerle ilgili globalleşmenin bazı elementleri, dış otoritenin diskalifiye edilmesi olarak anlaşılan egemenlik anlayışına meydan okumaktadır, fakat bunlar yegane ayaklanmalar değildir. Gerçekten, yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişkileri düzenlemek için dış aktörler tarafından gösterilen çabalar uluslararası sistemin yerel bir karakteristiği olmuştur. Küreselleşme, iki taraflı tanınma olarak anlaşılan egemenliğin önemini arttırmıştır. Çünkü devletlerin, artan hareketlere tepki göstermesinin yollarından biri uluslararası anlaşmalara girmesidir.
Yurt İçi Egemenlik: Küreselleşme ve Anayasal Yapılar
Egemenlik terimi yurt içi politik otoritenin kurulması ile yakından ilgilidir. Egemenliğin iki önemli teorisyeni Bodin ve Hobbes devlet içinde otoritenin kaynağının yasal olarak kurulmasını söylemektedirler(Skinner ,1978:287). Egemenlik çalışmasında E.H..Hinsley şöyle demektedir:Başlangıçta ve herhangi bir seviyede, egemenlik fikri, siyasal toplumda nihai ve mutlak siyasal otoritenin olduğu fikridir ve bu ifade aşağıdaki kelimelerle devam ederse tanımı tamamlamak içinher şeyin buna eklenmesine ihtiyacı vardır: “hiçbir nihai ve mutlak otorite başka bir yerde yoktur.”(Hinsley, 1986:25-6)Locke’den Mill’e, Marx’a, Dahl’e kadar sonraki teorisyenler, devletin, egemenliğin kaynağı olduğu fikrine meydan okumuşlardır. Devletler anayasal olarak çok farklı yollarla yapılandırılabilir. Bodin ve Hobbes’un savunduğu gibi otorite bir aktörün elinde toplanabilir ya da modern demokrasilerde olduğu gibi farklı kurumsal yapılara bölünebilir. Almanya ve ABD örneğinde olduğu gibi üniter devletlerin aksine merkezi hükümet tarafından çeşitli konularda kontrol edilen federal yapılar olabilir ya da Fransa örneğinde olduğu gibi merkezi hükümetin tüm konular üzerinde nihai otoriteye sahip olduğu üniter yapılar söz konusu olabilir. Bazı analistler yurt içi politik otoritenin organizasyonunun, global trendler tarafından etkilendiğini söylemektedirler. FrancisFukuyama’nın, liberal fikirlerin zaferi hakkındaki iddiaları açık bir örnektir. Fakat bazı gelişmeler yer alsa bile, egemenliğin doğasının niteliksel olarak değiştiğini ima etmeyen Samuel Huntington gibi bazı gözlemcilertarafındanFukuyama’yameydan okunmuştur. ( Fukuyama, 1992; Huntington, 1996). Devlet yapılarının yurt içi organizasyonu daima uluslararası trendlerden etkilenmiştir. 16. y.y.’da Protestan Devletler, 17. y.y’da monarşiler, 19. y.y.’da cumhuriyetler ya da 20. y.y.’da faşist, komünist ve şimdiki demokratik devletler gibi…Yakınlaşma düzeyinin şimdi, eskisine göre daha fazla olduğu yolunda herhangi zorlayıcı bir işaret yoktur. Demokrasi dünyayı sürüklememiştir. Kapitalizmin farklı şekilleri vardır. Batının liberal, bireysel insan hakları fikri pek çok Asya ülkesi lideri tarafından reddedilmiştir. Dini fundamentalizm son zamanlarda çok göze çarpar olmuştur. Kesin ve sorgulanamaz dogmatik fikirlerin global yayılımının yurt içi politik otorite organizasyonunu etkilediği gerçeği yeni değildir.
WestfalyanEgemenlik: Küreselleşme Ve Dış Otorite Hakimiyetinin Dışarıda Tutulması
Egemenlik, sadece yurt içi otoritenin örgütlenmesi ile değil, aynı zamanda dış otoritenin diskalifiye edilmesi ile de ilgilidir ki bu Westfalyan Egemenlik adını taşımaktadır(Esasında Westfalyan Barışı Westfalyan model olarak adlandırılan model için hemen hemen hiçbir katkı sağlamamıştır.Dış otoritenin hariç tutulması gerektiği fikri 18. y.y.’ın sonunda sadece Wolff ve Wattel’in yazılarında açık biçimde geliştirilmiştir. Bknz. Krasner 1993; Thomas ve Thomas, 1956:4-6; Vincent ,1974: 26-7; Vattel, 1852: 155). Devletler, belirli bölgelerde yaşarlar. Bu bölgeler içinde politik otoriteler yalnızca yasal inisiyatif sahibi davranışlara sahiptirler. İçsel otoriteyi Bodin tek bir kaynağa, modern demokratik teori ise bir çok kaynağa dayandırsa da, Westfalyan egemenlik hala dış otoritenin reddini ima eder. Son yıllarda bir grup analizci uluslararası sistemin bazı önemli yollarla değişen karakterini ortaya koymak için Westfalyan egemenliği hakim bir işaret olarak kullanmışlardır. Örneğin James Rosenau şunu ileri sürmektedir:Bu sistemde yasal otorite uluslararası hukuku ve diplomasi ilkelerini kabul eden ve eşitlik temeli üzerinde birbirini etkileyen siyasi kuramlar üzerinde odaklanmıştı. Onların elçilikleri dokunulmaz kaldı ve yurt içi iş ve ilişkilerini yerine getirdi. Bu gibi konulara giriş, çiğnenen egemenliğe yönelen tepkilerle savaş hazırlıklarını karşılaştırmıştır. Tüm uygulamaya dönük amaçlar için yurt içi ve yurt dışı ilişkiler arasındaki çizgi korunmuş ve açıkça herkes tarafından anlaşılmıştır. Batı devlet sisteminin kuralları dışsallıklar üzerindeki kontrolü barındırmakta ve nadiren bunlara meydan okunmakta ve bunlar nadiren revize edilmektedir(Rosenau ,1990:109)Philip Windsor ise şöyle demektedir: Devletler arası müdahalesizlik esasına dayanan yaşlı Westfalyan sisteminin azaldığınıve farklı güçlerin müdahalelerinden kaynaklanan tehlikenin arttığını ileri sürmek şu anda modadır. Westfalyan sistem bazı dikkate değer başarılar göstermiştir: Bir devletin mutlak egemenliği dış müdahale özgürlüğü ile eşleştirilen iç egemenlik ve bu yolla modern devletler sisteminin kurulmasına öncülük eden Augsburg Dini Barışı’nda yasalaşan cuius regio eius religio ilkesi olmak üzere ikili bir temel üzerine oturtulmuştur. (Windsor, 1984:45).Bazı araştırmacılar, egemenliği insan haklarını da içerecek biçimde genişletmişlerdir. Çünkü insan hakları hakkında bu iddialar egemenliğin bir çelişkisi olarak görülmektedir. David Forsythe şöyle söylemektedir:İnsan hakları kanunu hakkındaki en önemli işaret bunun tüm devlet ve insanlık için kurallar bütününü saptamasıdır. Bu eğilim dünya birliğini arttırmayı ve ulusal bölücülüğü önlemeyi araştırmaktadır. Bu duyarlılığın içinde uluslararası insan hakları kuralları devrim niteliğindedir. Çünkü ulusal egemenlik fikri ile çelişmektedir.(Forsythe, 1983:4).1990’lardaki yazılarında Kay Hail Bronner küçük grupların statüsü hakkında şunları iddia etmektedir: “Modern uluslararası hukuk, egemenliğin zırhını kırar gibi gözükmektedir”(HailBronner, 1992:117). Benzer şekilde Brian Hehir şunu iddia etmektedir: “ Westfalyan düzende hem devlet egemenliği hem de müdahalesizliğin kuralları açık biçimde belirlendi.” Daha sonra bu Westfalyan sisteminin, saldırının umulmadık derecesi olduğunu söyleyerek analizine devam etmektedir(Hehir, 1995:6)Dış otoritenin dışarıda tutulması olarak anlaşılan egemenlik, küreselleşmenin spesifik bir görüntüsü tarafından ayağının kaydırılmasıdır. Devletler, kendi sınırları içinde istediklerini yapabilirler. Çünkü kural koyucular ile kurallar arasındaki ilişkiler, kesin değerler evrensel olarak kabul edilmiştir.İnsan haklarının egemen devletin otoritesini sarstığı argümanı tarihi olarak miyoptur. Yöneticilerle yönetilenler arasındaki ilişki daima yurt dışı incelemenin konusu olmuştur. Zayıf devletler güçlü komşularının müdahalelerinden dolayı asla özgür olmamışlardır. Değişen şey ilginin spesifik odağıdır. 17. y.y.’ın ortalarından 19.y.y.’ın ilk bölümüne kadar devlet adamları dini toleranslarla ilgilendiler. Viyana Anlaşması’nın başlangıcıyla 19. y.y.’da Balkanları ilgilendiren tartışmalarla ve I. Dünya savaşı’ndan sonra Versay barışıyla uluslararası dikkatin odak noktası etnik azınlıklardı. II. Dünya savaşı’ndan sonra bireysel insan hakları dikkati çekmiştir. Dış otoritenin hariç tutulması olarak anlaşılan dini toleranslar, azınlık hakları, insan hakları egemenliği modern devlet sisteminin tarihine meydan okumuştur.1555 Augsburg Barışı’dan 1815 Viyana Kongresi’ne kadar hemen hemen Avrupa’daki bütün büyük barış düzenlemeleri, sivil çatışmayı önlemek için oluşturulan dizi azınlıklara yönelik anlaşma hükümlerini içermektedir. Avrupalı liderler dini tolerans konularında istekli değillerdi. Fakat 16 ve 17. y.y.’larda Fransa, Almanya ve İngiltere arasında gerçekleşen din savaşlarının tecrübesi onları başka alternatif olmadığına ikna etmiştir. Westfalyan modelindeki dini tolerans için uluslararası olarak garanti altına alınan hükümler , büyük barış anlaşmalarını içerdi. 1555 Ausburg Barışı hem Katolik hem de Lutherian inançlarını tanıdı. Aynı zamanda bu barış, prensin, kendi topraklarının dinini belirleyebileceği prensibini de onayladı(cuius regio, eius religio). Bu ilke, Westfalyan modeliyle de tutarlıdır. Fakat Ausburg barışı dini tolerans için bazı hükümler getirmiştir. Dini muhaliflere öldürülmelerindense göç etmeleri için izin verilmiştir. Karma nüfuslu Alman şehirlerindeki bakanlıklar Protestan ve Katolikler tarafından paylaşılmıştır. Bu çerçevede yöneticiler, etki alanı içinde bulunan kesimlerin dinlerini değiştiremeyeceklerdi(Scribner, 1990:195-7 ;Gagliardo, 1991:16-21;Little, 1993:324-5).Westphalia Barışı, dini tolerans hakkında modern devlet sisteminden daha fazla söylenecek şeye sahiptir. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun prenslerinin anlaşmaları imzalama hakkı Barışın büyük bir başarısı olarak görülmekte ve anlaşmaların imparatora ve imparatorluğa karşı olamaması gerektiği söylenmektedir (Munster antlaşması, XIV). Almanya’da dini tolerans için hükümler çok daha yaygındır. Bunlar: özel ibadetler, tüccar birliklerine katılma, gömme, göç etme ve alman şehirlerinde ortak ofisleri kullanma hakkı içermektedir. Belki de en önemlisi Katolikler ve Lutherianlar, imparatorluğa ait meclislerde ve oybirliği ile karar verirken dini konularda eşit temsil edilmektedirler; aynı şekilde imparatorluk mahkemelerinden çıkan dini kararlar her dinden birkaç hakimin onayını gerektirmektedir(Osnabruck Antlaşması, V 11-42, VII. (Bknz. Parry, 1969; Bknz. Krasner,1993)Napolyon savaşlarından sonra imzalanan Viyana Anlaşması Katoliklerin haklarının Hollanda Anayasası’nda tanınacağını garanti etmiştir(Laponce, 1960:23-7; Macartney, 1934:158-9). Anlaşma, aynı zamanda ilk defa etnik azınlıklar için de hükümler içermektedir. Viyana Kongresi’nin sonuç bildirgesinde Avusturya, Prusya ve Rusya, Polonyalılara ulusal kurumlarda temsil edilme hakkı ve taşınmaz mallarına ilişkin garantiler sağlamışlardır.Azınlık hakları 19. y.y. boyunca özellikle balkanlarda artan bir odak noktası olmuştur. NapolyonSavaşları bittiğinde balkanlar hala Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçasıydı. 1878 yılında Romanya, Sırbistan, Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan bağımsız oldular. Uluslararası tanınmanın bir şartı olarak bu devletlerin hemen hepsi dini ve etnik azınlıklar için eşit sivil hakları sağlamayı kabul ettiler. Avrupa’nın büyük güçleri bu onayı, uluslararası tanınmanın bir şartı olarak ortaya koymuşlardır. Fransa, İngiltere, Rusya, Almanya ve Avusturya, sivil ayrıcalığın taahhüdü yüzünden bu koşulu çok fazla empoze etmediler. Fakat balkanlardaki etnik ayrımcılığın Avrupa’nın güvenliğini tehdit etmesini istemedikleri için bu konuda ısrarcı olmadılar. Balkanlardaki etnik çatışmanın sonuçları hakkındaki bu korkular 1914 yılının yaz ayında ispatlanmış oldu (I. Dünya Savaşı’nın başlaması)Azınlık haklarını korumak için çabalar I. Dünya savaşı’nın sonunda Versay anlaşması ile doruğa ulaşmıştır. Sınırları değişen yeni kurulmuş devletlerin tamamı azınlık hakları anlaşmalarını imzaladılar ya da azınlık haklarını sağlayan tek taraflı sözler verdiler. Azınlık hakları korumaya yönelik olarak yapılan düzenlemeler ihtilaf güçleri tarafından 1919’da Polonya, Avusturya, Çekoslovakya, Yugoslavya, Bulgaristan ve Romanya ile 1920’de Macaristan, Türkiye ve Yunanistan ile ve 1923’de tekrar Türkiye ile , 1923’de Latvia ve Estonya, 1921’de Arnavutlık, 1932’de Irak, 1922’de Litvanya ile yapılan anlaşmalarla garanti altına alındı.(Lerner, 1993:83); Claude, 1955:16; Jones, 1991:45; Bartsh ,1995:84-5).Azınlık hakları dikkatle incelenmiş ve detaylandırılmıştır. Polonya’daki azınlık anlaşmasında hükümet şu yükümlülükler yerine getirmek zorunda kalmıştır:Din, dil, ırk ve etnik ayrım gözetmeden Plonya’da yerleşik tüm halka tam bir özgürlük ve yaşam hakkı sağlamak.dinsel farklılık Polonya halkları arasında politik ve sivil alanlarda bir kayırma ya da üstünlük aracı olarak kullanılmayacaktır. Polonya Azınlık Anlaşması, ailesi Polonya’de yerleşik olmasa bile orada doğan ya da yerleşik kişilerin vatandaşlık haklarını kabul etmiştir. Her ne kadar lehçe öğrenme zorunluluğu olsa da azınlık dilinde eğitim, önemli derecede Polonyalı olmayan kişilerin olduğu alanlarda sağlanmıştır. İlaveten Yahudi azınlık eğer cumartesi günü söz konusu olursa resmi görevleri reddedebilecekti(Macartney, 1934,502-6; Sharp, 1979:174; Fouques-Dupare, 1992:112).Versay’daki baskın durum için azınlık haklarının uluslararası koruyucusu Woodrow Wilson Avrupa’da Savaş sonrası düzenin anahtarını sunmuştur. Bu düzen barış sever devletlerin herhangi bir saldırgan tarafından gelebilecek tahribata karşı birlikte hareket etme prensibi olan ortak güvenliğe dayanmaktadır. Sadece liberal demokratik devletler bu tür taahhütleri yerine getirmişlerdir. Liberal demokrasi self-determinasyon üzerine kurulmuştur.. Yine etno-nasyonal gruplar Avrupa’nın çoğu yerinde çözümlenemez şekilde karıştırılmıştır. Anlaşmalar, azınlıkları, yerleşik oldukları devletin sadık hakları yaparak bu problemi çözmeye çalışmışlardır. Eğer azınlıklar kötü davranırlarsa yerleştikleri ülkelerde düzenin bozulmasına sebep olmakta ve uluslararası barışı tehdit etmektedirler (Macartney, 1934:275,278,297). Paris Barış Konferans’ında Wilson bunu şu şekilde ifade etmiştir: Şunu söylemeliyim ki, azınlıklara bazı şartlarda uygulanabilecek hükümler yüzünden hiçbir şey dünya barışına zarar veremez. Bu yüzden dünya barışını garantilemek zorundalarsa, bu azınlıklara uygun ve gerekli garantileri vererek onları tatmin etmek adaletsizlik mi olur?(Sharp, 1979:175).Kolektif güvenliğin Wilsoncu vizyonu müdahalesizlik esasına dayalı Westfalyan anlayışa koz vermiştir.Büyük güçler, azınlık haklarını haklı çıkaran düzenlenmiş normları ve diplomatik örnekleri güvence altına almaktadır. 1919 yılında Fransız lider Georges Clemenceous tarafından yazılan mektup göstermektedir ki müdahalesizliğin Westfalyan şeklibüyük güçler tarafından onaylanan diğer şekiller tarafından açık bir şekilde yalanlanmıştır:Bu anlaşma (Polonya Azınlık Anlaşması) yeni bir ayrılık inşa etmiyor. Bir devlet kurulduğunda veya hatta büyük bir toprak parçası var olan bir devlete verildiğinde büyük güçlerin birlikte ve resmi tanınmasına ek olarak adı geçen devletlerin bağlayıcı bir uluslararası anlaşma yoluyla, belli hükümet prensiplerine uymak zorunda kalacakları Avrupa Kamu Hukuku’nun uzun zamandan beri uygulanan bir prosedürüdür. Polonya halkının bağımsızlığını tekrar kazanması, bahsiniettiğim güçlerin çabaları ve fedakarlıklarına borçludur. Bu yüzden bu güçlerin yapmakla yükümlü oldukları bir şey –ki bundan kaçamazlar-, Polonya devleti’nin anayasasındaki değişikliklere bağlı kalmaksızın o halka temel hak ve hürriyetlerini kalıcı ve asil bir şekilde garanti etmesini sağlamaktır(Macaertney, 1934:238).İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra azınlık hakları hemen hemen unutulmuştur. Versay Rejimi’ne başarısızlık olarak bakılmıştır. ABD İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bireysel haklar üzerine odaklandı. Çeşitli etnik gruplardan oluşan nüfusuyla S.S.C.B. ise azınlık hakları ile ilgilenmedi. Birleşmiş milletler de konuya hiç değinmedi.Gerçekten insan hakları, yöneticiler ve kurallar arasındaki ilişkilerle ilgili olan konuların odak noktası olmuştur. Birleşmiş Milletler, 1990’larda 20’den fazla insan hakları sözleşmesi imzalamıştır. Bunun gibi pek çok bölgesel anlaşmalar vardır. İnsan haklarına 1975 Helsinki Anlaşması’ndada değinilmiştir. Bu anlaşma Doğu Avrupa Ülkelerindeki yerleşik kişileri örgütlemeye yardım ettiğinden dolayı bu anlaşmayı imzalayan Sovyet bloğu liderlerinin pişmanlık duymalarına neden olmuştur.(Thomas ,1991). Bu insan hakları anlaşmalarının bazıları imzalayanların davranışlarında çok az bir etki yapmıştır. Fakat diğerleri daha yaygındır.:Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, sadece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini kurmakla kalmadı; aynı zamanda devletlere değil kişilere de doğrudan mahkemeye başvurma hakkı da verdi. İnsan hakları anlaşmalarının çoğalması uluslararası sistem için yeni bir gelişmeydi. Bu anlaşmaların hepsi birçoğu uygulama mekanizmasından yoksun görünmesine gönüllü anlaşmalardı. Avrupa sözleşmesi’nin kişilere doğrudan bireysel olarak başvurma hakkı tanıması uluslararası sistem içinde tek yasal organ egemen devletlere vurgu yapan Westfalyan Egemenliğe ve Uluslararası Hukuk ya daTanınma Egemenliğine açık bir meydan okumaydı. Bununla beraber yaygın olarak dini ve etnik hakları korumak için uluslararası hareketin tarihi gösterir ki Westfalyan model evrensel olarak kabul edildiğinde asla altın çağ yoktu. Küreselleşme, egemenlik zırhında tarihi olarak başlı başına tek bir delik değildir. Müdahalesizlik ilkesiya da dış otoriteyi diskalifiye etme prensibine, yönetenler ve yönetilenler arasındaki ilişkileri belirleyen yurt içi uygulamalar üzerindeki yasal uluslararası kısıtlamalar tarafından meydan okunduğu gerçeği açıkça görülmektedir.
Uluslararası Hukuki Egemenlik: Karşılıklı Tanıma ve Sözleşme
Egemenlik terimi, devlet kontrolüne, yurt içi anayasal düzene ya da dış otoritenin dışlanmasına karşı olarak uluslararası tanınmayı ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu, uluslararası hukukçular tarafından en aygın kullanımdır. Devletler, karşılıklı biçimde birbirlerini tanımaktadır.Uluslararası tanınma evrensel olarak devlet adamları tarafından arzulanmaktadır. Bu, pek çok fayda sağlamaktadır. Tanınma daha çok kurumsal yönüyle kabul edildiği için, devlet adamlarının kendi halklarından aldığı desteği arttırmaktadır. Tanınma, pek çok ülkedeki sivil düzensizliğin işaret ettiği şekilde ulusal desteğin garantisi değildir fakat tanınmamaktan daha iyidir.Burada tartışma ile ilgili olan gerçek tanınmanın, bir devlete, uluslararası organizasyonlara katılma ve diğer devletlerle anlaşma yapma imkanı sağlamasıdır.. Yine de bu hak basit bir şekilde devletlerle sınırlı değildir. Sadece Birleşmiş Milletler üyesi olan İngiliz hakimiyetindeki devletler (Kanada, Güney Afrika, Avustralya, Yeni Zelanda) değil aynı zamanda Hindistan gibi eski koloniler de bu hakka sahiptiler. Filistin Kurtuluş Örgütü, Birleşmiş Milletlerde gözlemci statüsüne sahiptir. Malta, kendi başına bir devlet olmasa bile bir çok devletle anlaşma imzalamıştır. Tayvan pek az devlet tarafından tanınmış , Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlılık için müzakere yapmış olsa da Asya Kalkınma Bankası’nın bir üyesi olmuştur. Avrupa Birliği Komisyonu en gelişmiş sanayi ülkeleri olan G-7 ülkelerinin devlet başkanları ile toplanmaktadırlar.Bununla birlikte uluslararası tanınmaya sahip olma bazı şeyleri kolaylaştırmaktadır. Tanınmayan devletler diğer devletlerle anlaşma imzalamakta problemle karşılaşmaktadırlar. Tanınmayan politik varlık uluslararası arenada kendine zor yer bulmaktadır. Uluslararası hukuk kadar ulusal hukuk da karşılıklı tanınmaya dayanır. Tanınma, devletin, uluslararası anlaşmalara katılmasını kolaylaştırmaktadır. Küreselleşme uluslararası yasal egemenliği daha önemli hale getirmiştir. Uluslararası anlaşmaların ve organizasyonların sayısı son zamanlarda artmıştır. Bunların çoğu, küreselleşmenin yararlarını esir alma ve ulusal kontrolün eksikliğini karşılama çabalarını temsil etmektedir. GATT ve devamında Dünya Ticaret Örgütü bu düzlemde görülebilir. Teknoloji ise yeni ticaret fırsatları sunmuştur. Bu fırsatlar, pazar girişleri, finansal hizmetler, ticaretle bağlantılı yatırımlarla ilgili potansiyel çatışmaları arttırmıştır. Tek taraflı misillemeyi önlemek için devletler kendi hareket özgürlüklerini sınırlandıran uluslararası anlaşmalara girmişlerdir.Sermayenin hareketliliğinin artması ve ulus aşırı bankaların büyümesine tepki olarak devletler banka sermaye gereksinimlerini gerektiren anlaşmalar yapmışlardır. Hiçbir devlet tek taraflı olarak banka güvenliğini sağlayan ölçülere uyum sağlayamaz.Fakat az sayıda bankanın başarısızlığı, global finansal sistemin istikrarını bozmuştur. Üstelik bankacılık sistemi değiştiği için banka sermayesi, değişik ülkelerde farklı biçimlerde hesaplanmaktadır. 1987’deki Basel Anlaşması, çeşitli şekillerde banka sermayelerini ve onların birleştirilen risklerini belirlemiş ve bu şartlara dayanan minimum gereklilikleri saptamıştır. Basel Antlaşması’nda kabul edilen hükümler pek çok devlet tarafından onaylanmıştır(Kapstein ,1989 ; Simmons ,1996).. Devletler, uluslararası hukuki egemenlikleri elinde bulunduran WTO, Basel Anlaşması, gibi pek çok uluslararası anlaşma ve organizasyonların doğal bir katılımcısıdır. Karşılıklı tanınma bu anlaşmalara uymayı kolaylaştırır. Çünkü bu, oyuncu için basit bir kural sağlar.Uluslararası anlaşmalara girenler çok uluslu birlikler, hükümet dışı organizasyonlar ya da kuruluşlar değil devletlerdir. Küreselleşme, bazı alanlarda anlaşmalar yapmaları için devletleri özendirmektedir. Çünkü tek taraflı kontrol daha zordur. Uluslararası hukuki açıdan eğer devletler karşılıklı olarakbunlara katılmak için kapasitelerini tanımlasalardı bunlar imkansız olurdu.
SONUÇ
Günümüz yazarlarının küreselleşmenin egemenlik üzerindeki etkisi hakkında sıradan yorumlar yapabilmelerinin yegane sebebi efsanevi bir geçmiş kurmalarıdır. Egemenlik birkaç farklı yolla anlaşılabilir: Bazı analizciler egemenliği, kontrol etmeyle karıştırmışlar ve küreselleşmenin kontrolü zayıflattığını ileri sürmüşlerdir. Bununla beraber devlet kontrolü ne içsel ne de dışsal olmuştur. Teknolojik değişmebazı bölgelerde devlet otoritesini güçleştirmiştir fakat açık bir eğilim yoktur. Uluslararası sermaye piyasaları 20. y.y.’ın sonuna göre 19. y.y.’ın sonunda da daha fazla bütünleşmiş durumdaydı. Ticari akımlar 19. y.y.’da dramatik biçimde artmış fakat 20. y.y.’ın ilk yarısında düşmüştür. İşçi göçü şimdiye göre 19. y.y.’da daha yoğundu. Üstelik egemenliğin kaybedilmesine en yaygın tepkilerden biri ulusal düzeyden daha çok uluslararası faaliyetlerin düzenini saptamak için tasarlanan uluslararası anlaşmaların sonucu oldu. Bu anlaşmalar, karşılıklı tanınma ilkesinden hareketle egemenliğin diğer bir anlamı üzerine dayandırılmaktadır. Egemenlik zırhının içine işleyen insan hakları prensiplerini onaylayan iddialar kural koyanlarla dışsal incelemeye her zaman bağımlı olanlar arasındaki ilişki gerçeğini önemsememektedir. Değişen şey, dış otoritenin kapsamı değildir. Aktörler, 16. y.y.’dan 19. y.y’a giderken dini tolerans,19. y.y.’da ve 20. y.y.’ın ilk yarısında azınlık hakları ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri insan hakları ile ilgiliydiler. Bununla beraber egemenliğe meydan okumalar sürpriz olmayabilir. Uluslararası sistem sağlıksız biçimde kurumsallaşmaktadır. Kurumsal ilkeleri ve davranışı bir diğeri ile uydurabilen ve kurumları ortadan kaldırabilen mekanizmalar, dikkate değer bir sosyalleşme ve davranış güvenliği sadece sağlıksız biçimde uluslararası sistemde vardır. İnsan hakları ve müdahalesizlik gibi karşılıklı tutarsız kurallar arasında karar vermek için hiçbir mekanizma yoktur. Egemenlik, örgütlenmiş ikilik tarafından karakterize edilmiş bir kurumdur(Brunsson, 1989). Aktörler, farklı ilkeleri öngören farklı şeyleri söylemektedirler. Devlet adamlarının söyledikleri ve yaptıkları arasında farklılıklar bulunmaktadır. Küreselleşme, kurallar ve davranışlar arasında bazı gerilimlere dikkati çekmektedir fakat bunun uluslararası sistemde bazı dönüşümlere sebep olacağı yönünde hiçbir delil yoktur.
KAYNAKLARBartsch, S. (1995), Mindeheitenschutz İn Der İnternationalen Politik: Volkerbund und KSZE/OSZE in neuer Perspektive, Oplanden, Germany: Westdeutscher Verlag.Braudel, F. (1982) ,Civilization and Capitalism: 15th-18th Century, The Wheels ofCommerce, New York: Harper and Row.Brewer, J. (1989) ,The Sinews of Power: War, Money and the English State, 1688-1783, New York: Knopf.Brunsson, N. (1989), The Organization of Hypocrisy: Talk, Decisions and Actions in Organizations, Chichester, England: John Wiley and Sons.Claude, I.L., Jr (1955), National Minorities: An International Problem, Cambridge: Harvard University Pres.Cohen, B.J. (1986), In Whose Interest? International Banking and American Foreing Policy, New Haven: Yale University Press.Cooper, R. (1968), The Economics of Interdependence: Economic Policy in the Atlantic Community, New York: McGraw-Hill.Craig, G.A. and George, A.L. (1990), Force and Statecraft : Diplomatic Problems of our Time, 2nd edn, New York: Oxford University Pres.De Jouvenel, B. (1957), Sovereignty: An Inguiry into the Political Good, Cambridge: Cambrid University Press.Deudney, D.H. (1995), “The Philadelphian system: sovereignty, control, and balance Of power in the American states-union circa 1787-1861,” International Organization 49(2): 191-228.Fesi, H. (1965), Europe, the World’s Banker, 1870-1914, New York: Norton. Feldstein, M.S. and Horioka, C. (1980) “Domestic savings and international capital Flows,” Economic Journal 90:314-29.Forsythe, D.P. (1983), Human Rights and World Politics, Lincoln: University of Nebraska Pres.Fougues-Duparc,J. (1922), La Protection des Minorites de Race, de Langue, et de Religion: Etude de Droit des Gens, Paris: Librairie Dalloz.Fukuyama, F. (1992), The End of History and the Last Man, New York: Free Press.Gagliardo,J. (1991), Germany Under the Old Regime, 1600-1790, London: Longman.Garrett, G. (1998), “Global markets and national politics: collision course or virtuous Circle?” International Organization 52: 787-824.Gilpin, R. (1987), The Political Economy of International Relations, Princeton: Princeton University Press.Hailbronner, K. “The Legal Status Of Population Groups İn A Multinational State Under Public İnternational Law,” in Y. Dinstein and M. Tabory (eds) The Prolection of Minorities and Human Rights, Dordrecht: Martinus Nijhoff.Hehir, J.B. (1995), “Intervention: From Theories To Cases,” Ethics and International Affairs 9:1-14.Hinsley, F.H. (1986), Sovereignty, 2nd end, Cambridge: Cambridge University Press.Holsti, K.J. (1991), Peace and War, Armed Conflicts and International Order, 1648-1989, Cambridge: Cambridge University Press.Huntington, S.P. (1996), The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order, New York: Simon & Schuster.Jones, D.V. (1991), Code of Peace: Ethics and Security in the World of the Warlord States, Chicago:University of Chicago Press. Kapstein, E.B. (1989), “Resolving The Regulator’s Dilemma: İnternational Coordination Of Banking Regulations,” International Organization 43 (2): 323-7.Krasner, S.D. (1993), “Westphalia And All That,” in J. Goldstein and R.O. Keohane (eds) Ideas and Foreign Policy: Beliefs, Institutions, and Political Change, Ithaca: Cornell University Press.Landes, D.S. (1979), Bankers and Pashas; International Finance and Economic Imperialism in Egypt, Cambridge: Harvard University Press.Laponce,J.A. (1960), The Protection of Minorities, Berkeley: University of California PressLerner, N. (1993), “The Evolution Of Minority Rights İn İnternational Law,” in C. Brolmann, R. Lefeber, and M. Zieck (eds) Peoples and Minorities in International Law, Dordrecht: Martinus Nijhoff.Lindert, P.H. and Morton, P.J. (1989), “How Sovereign Lending Has Worked” in J.D. Sachs (ed.) Developing Country Debt and Economic Performance, Chicago: University of Chicago Press.Little, D. (1993), “Religion: catalyst or impediment to international law? The case of Hogo Grotius,” The American Society of International Law, Proceedings of the 87th Annual Meeting, Washington, DC, pp. 332-7.Macartney, G.A. (1934), National States and National Minorities, Oxford: Oxford University Press.Marichal, C. (1989), A Century of Debt Crises in Latin America: From Independence to the Great Depression 1820-1930, Princeton: Princeton University Press.Noam, E.M. (1987), “The Public Telecommunications Network: A Concept İn Transition,” Journal of Communication 37 (1): 30-48.Obstfeld, M., and Taylor, A.M. (1997), The Great Depression as a Watershed: International Capital Mobility Over the Long Rum, Cambridge, MA: National Bureau of Economic Research, Working Paper 5960.Parry, G. (1969), (ed.) “Treaty of Osnabruck,” in The Consolidated Treaty Series”, Vol. I,1648-1649, Dobbs Ferry, NY: Occana.Riley, J.C. (1980), Internaional Government Finance and the Amsterdam Capital Market, 1740-1815, Cambridge: Cambridge University Press.Rosenau,J.N. (1990), Turbulance in World Politics: A Theory of Change and Continuity, Princeton:Princeton University Press.Scribner, R.W. (1990), “Politics And The İnstitutionalization Of Reform İn Germany,” in G.R: Elton (ed.) The New Cambridge Modern History Vol. II, The Reformation 1520-1559,2nd edn, Cambridge: Cambridge University Press.Sharp, A. (1979), “Britania And The Protection Of Minorities At The Paris Peace Conference, 1919,” in A.C. Hepburn (ed) Minorities in History, New York: St. Martin’s Press.Simmons, B.A. (1996), “Divisibility, Defection, And The Emerging Regulatory Framework For İnternational Capital Markets,” paper presented at the American Political Science Association Annual Convention, San Francisco.Skinner, Q. (1978), The Foundations of Modern Political Thought: Vol II: The Age of Reformation, Cambridge, Cambridge University Press.Thomas A. And Thomas, A. (1956), Non Intervention; The Law and Its Import in the Americas, Dallas: Southern Methodist University Press.Thomas, D. (1991), “Social movements and international institutions: a preliminary Framework,” paper presented at the American Political Science Association Annual Convention, Washington, DC.Thomson, J.E. (1995), “State Sovereignty İn İnternational Relations: Bridging The Gap Between Theory And Empirical Research,” International Studies Quarterly 39 (2): 213-34.Thomson, J.E. and Krasner, S.D. (1989), “Global Transactions And The Consolidation Of Sovereignty,” in E.O. Czempiel and N.J. Rosenau (eds) Global Changes and Theoretical Challenges: Appoaches to Worl Politics fort he 1990s, Lexington, MA: DC Heath.Tilly, C. (1990), Coercion, Capital, and European States, Ad 990-19990, Cambridge, MA: Basil Blackwell.Vattel E. de (1852), The Law Of Nations: Or, Principles Of The Law Of Nature, Applied To The Conduct And Affairs Of Nations And Sovereigns, from the new edition (trans. Joseph Chitty), Philadel-phia: T. & J.M. Johnson. Law Booksellers.Vincent, R. (1974), Nonintervention and International Order, Princeton: University Press.Williamson, J.G. (1997), “Globalization And The Labor Markets: Using history to inform Policy,” lecture I, in Globalization Convergence and History, Rallacle Mattioli Lectures, Milan: Banca Commerciale Italiana, Universita Commerciale Luigi Bocconi.Windsor, P. (1984), “Superpower İntervention,” in H.Bull (ed.) Intervention in World Politics, Oxford: Glarendon Press.
[1] Stephen Krasner (2001), “Globalization and Sovereignty”,Edit: David Smith, Dorothy Solinger and Steven Topic, California Institute on Global Conflict and Cooperation, London and New York, p.34-53.
Küreselleşme ve egemenlik bir çok gözlemciyi bu kavramların anlamlarını abarttıkları için yanlış sonuçlara götüren, ikinci milenyum yaklaşımında uluslararası sistemin dönüşümü ile ilgili kavramlardır. Bazı analizciler dünyanın yeni bir çağa girdiğini iddia etmektedirler. Kurumsal yapıların ortaya çıkmasıyla özellikle egemen devlet, küreselleşme tarafından zayıflatılmış ve zarar görmüştür. Bu bölümün temel tezi egemenliğin, temelde küreselleşme tarafından dönüştürülmediğidir. Bugünkü meydan okumaların geçmişte meydana gelenlerden niteliksel olarak faklı olduğu açık olmamasına rağmen, küreselleşme devlet kontrolünün etkinliğine meydan okumuştur. Fakat, küreselleşme devamlı sorun halinde olan ve hiçbir zaman garanti altına alınamayan devlet otoritesini niteliksel olarak değiştirmemiştir.
[1] Stephen Krasner (2001), “Globalization and Sovereignty”,Edit: David Smith, Dorothy Solinger and Steven Topic, California Institute on Global Conflict and Cooperation, London and New York, p.34-53.
Küreselleşmenin egemenliği ortadan kaldırdığı iddiası abartılmaktadır ve tarihi olarak miyoptur. Devletin hem kontrolüne hem de otoritesine devamlı olarak meydan okunmuştur. Bu meydan okumalar bölgesel devletlere dayalı şimdiki yapıyı içeren uluslararası sistemin kendine has elementleridir. Otorite ve kontrole meydan okumalar iki nedenden dolayı anarşik sisteme özgüdür. Birincisi, insan ve azınlık haklarını koruma gibi sebeplerle devletlerin içişlerine müdahale ile müdahalesizlik arasındaki çatışmayı içeren rekabetçi normatif haklar arasında kesin bir şekilde seçim yapabilecek hiç otorite yapısı yoktur. İkincisi, özellikle daha zayıf devletlerin sınırları içinde ve dışında kontrolleri garanti değildir. Güçlülerin çıkarları, kabul edilen normlara uymayacaktır. Küreselleşme bir takım gelişmelerin karışımı anlamına gelebilir. Şöyle ki; insan haklarının yasallaşması, işlemlerin dijitalleşmesi, iletişimin hızı, global NGO’ların (Sivil toplum kuruluşlarının) yoğunlaşması, felaketlerin yayılması, uluslararası sermaye pazarlarının büyümesi, illegal göçün artması vb.. Küreselleşmenin öneminin artmasına vurgu yapan analizcilerin çoğu modern teknolojinin dönüşümünü vurgulamaktadırlar. İletişim ve ulaşım maliyetleri düşmüştür. Telefon, faks ve şu anda internet milyonlarca insan için hızlı ve ucuz iletişim imkânı vermektedir. New York’ta bir bankacı bilgisayar başında milyarlarca dolar transfer edebilir. Egemenlik terimi en az 4 farklı anlamda kullanılmaktadır:
1.Karşılıklı Dayanışma Egemenliği; devletin sınır içinde ve dışında aktiviteleri kontrol etmesidir. (malların, sermayenin, fikirlerin dolaşımı)
2.Yurtiçi Egemenlik; veri bir politika içinde otoritenin organizasyonudur.
3.Westfalyan Egemenliği; dış otoritenin dışında kalma, devletin dış otorite yapısının bağımsız olma hakkı.
4.Uluslararası Hukuki Egemenlik; bir devletin başka bir devlet tarafından tanınmasıdır. Tanınma diplomatik dokunulmazlıkla, anlaşmalar imzalama ile ve uluslararası organizasyonlara katılma ile ilgilidir.Egemenliğin bu dört tanımı mantıksal olarak ve pratikle ayrıdır. Diğerleri olmadan birine sahip olmak mümkündür. Mesela Tayvan, Westfalyan egemenliğine sahiptir, fakat uluslararası hukuki egemen değildir. Bir devlet diğer devletler tarafından tanınabilir, fakat eksik yurtiçi ve karşılıklı dayanışma egemenliği, sınırlar içinde ve ötesinde devletin, faaliyetlerini kontrol etmesi, 1990’larda Afrika’da bir çok devlet tarafından karakterize edilen bir durumdur. Bir devlet uluslararası hukuki egemenliği benimseyebilir ancak Westfalyan egemenliğine sahip değildir. Mesela 20’den çok Avrupa ülkesi 1953 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini kuran ilgili protokolleri imzalamışlardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları ulusal mahkemelerde bağlayıcıdır ve kişilere ülkelerini dava etme hakkı vermektedir.. Egemenlik nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, globalleşme çerçevesinde çağdaş gelişmelerin, sistemin doğasını dönüştürdüğünü söylemek zordur. Kontrol ya da otoritelerini koruyabilen devletler içinde asla efsanevi (mitik) bir geçmiş var olmamıştır. Zayıf devletler sadece sınır içinde ve ötesinde etkin kontrollerini sürdürmek için değil aynı zamanda dış otoriteyi ülke sınırları dışında tutmak için mücadele etmektedirler. Globalleşme, kontrol olarak algılanan egemenlik için bazı yeni problemleri ortaya çıkarmaktadır. Fakat devletler geçmişte de meydan okumalarla karşılaşmışlardır. Globalleşmenin bazı yönleri özellikle kadın hakları ve demokrasi gibi fikirlerin yayılması özel ulusal kurumsal biçimlerin yasallığını etkiledi, fakat geçmişte de benzer meydan okumalar vardı: I. Dünya Savaşı’ndan sonraki azınlık hakları ve ulusal self determinasyon gibi. Devlet kontrolüne tehdit algılaması, ticaret ve sermaye piyasalarının I. Dünya Savaşı’ndan önceki dönemde daha yüksek düzeyde bütünleştiği gerçeğinigörmezden gelmekte ve emek göçü daha fazla dile getirilmekteydi.. Üstelik, son 50 yıllık dilimde(1914-1950 yılları arasındaki azalmayı takiben) meydana gelen yüksek seviyede bütünleşme eğilimleri devlet faaliyetlerinin yoğunlaşması ile eş anlı biçimde gerçekleşmiştir. Küreselleşme uluslararası hukuki egemenliğin önemini arttırmıştır; çünkü tek taraflı politika etkisiz olduğu zaman devletler, kontrollerini ele geçirmek için uluslararası anlaşmalara girmişlerdir... Özetle, küreselleşme egemenliğin şeklini değiştirmemektedir. Gözlemciler, hayali bir geçmiş yaratarak, çağdaş değişimlerin önemini abartmışlardır. Kontrole meydan okuma ile otoriteye meydan okuma arasındaki farkı ayırt edemedikleri için, uluslararası egemenliğin geçerliliğine bağlı olan uluslararası işbirliğiyle kontrolü zayıflatmanın, otoriteyi güçlendireceğini anlamakta zorlanmışlardır..
Küreselleşme, Egemenlik ve Kontrol
Fikirlerin, insanların, malların ve üretim faktörlerinin uluslararası dolaşımındaki artış olan küreselleşme gözle görülebilir bir gerçektir. İletişim ve taşıma maliyetleri azalmıştır. İletişim e-mail yoluyla çok hızlı ve kolay bir hale gelmiştir. Bir gün içinde bir kişiyi dünyanın bir ucundan başka bir tarafına taşımak mümkün hale gelmiştir. Bir ayakkabının derisi bir ülkeden sağlanıp, kesilmesi bir başka ülkede, başka bir işlemi üçüncü ülkede yapılıp, dördüncü ülkede satılabilmektedir. CNN dünyanın her tarafına Bağdat’ı bombalayan füzeleri gösterebilmektedir. Gelişmekte olan ülkelere sermaye akışı 1990’da 57 milyar dolardan 1995’te 211 milyar dolara çıkmıştır. Günlük dış işlemler 1995’te 1,2 trilyon dolarla 1989’dakinin 2 katına çıkmıştır.(Simmons ,1996: 1)Pek çok gözlemci, küreselleşmedeki artışın egemenlik için bir tehdit olduğunu söylemektedir. Onların sıklıkla demek istediği şey, devletin bu aktiviteler karşısında kontrolü kaybettiğidir. Fakat bazı gözlemciler en azından bunun otorite yapılarında değişikliklere izin verdiğini ima etmektedirler. The Economics of Interdependence adlı klasik çalışmasında Richard Cooper, sermaye hareketliliğinin devletlerin kendi yurtiçi para politikalarını kontrol etme yeteneklerini kaybetmelerine sebep olduğuna işaret etmektedir. (yani sermaye girişlerinin serbest olduğu bir ortamda devletler hem para politikalarını hem de döviz kurlarını aynı anda belirleme imkanına sahip değildirler. Sadece dalgalı kur sisteminde para politikasını kontrol etmek mümkün olur. Sabit kur sisteminde açık sermaye girişleri altında para politikası kontrol edilemez.) Global iletişimin bir gözlemcisi bu durumu şu şekilde ifade eder: Uzun dönemde iletişim ulusal sınırları aşacak ve ülkelerin elektronik haberleşmeyi kontrol etmesi demode olacak, aynı şekilde ulusal kontrol kelimesi bile konuşulmayacak (Noam ,1987:44)James Rosenau, atmosfer kirliliği,terörizm, uyuşturucu trafiği, nakit krizler ve AIDS gibi konuların karşılıklı bağımlılık ve yeni teknolojilerin ürünü olduğunu ve bunların ulusal olmaktan çok ulus aşırı olduğunu iddia etmektedirler. Devletler bu ve bunun gibi sorunlara çözüm üretememektedirler (Rosenau, 1990:13)Küreselleşmenin egemenliği zedelediği argümanının iki eksikliği vardır: birincisi egemenliğin birinci anlamı olan etkili devlet kontrolüyle ikinci anlamı olan otorite ve yasallıkla ilgili kısmı birbiri ile karıştırılmaktadır. İkincisi, geçmişte devlet kontrolünün etkili olduğu altın bir çağ olduğunu farz ederek ve 19. yy.’ın sonunda meydana gelen uluslararası sermaye girişlerinin şimdiki kadar yüksek olduğu gerçeğini göz ardı ederek dile getirilenküreselleşme tezlerinin tarihi olarak miyop olduğudur. Modernçevrenin niteliksel olarak devlet kontrolüne karşı farklı ayaklanmalar göstermesi açık değildir. ( Thomson and Krasner, 1989). Son yıllarda yer alan değişimin düzeyi kolaylıkla abartılabilir. Devletler daima entegre olmuş bir uluslararası çevrede faaliyet göstermişlerdir. Sermaye bu eğilimin sıklıkla dile getirildiği yegane alandır. Uluslararası sermaye hareketleri alanında bile değişikliğin derecesi geçmişten, global sermaye pazarlarının tamamen entegre olduğu duruma kadar genellikle abartılmaktadır. Uluslararası sermaye piyasaları yeni bir gelişmedir. Avrupa’da uluslararası bankacılık orta çağın sonlarında başlamıştır. Finansal varlıklar için bir piyasa ilk olarak 17. yy.’da Amsterdam’da gelişmiştir. (Landes, 1979:10-11). 16. yy.’ın başlarında büyük finansal ve ticaret grupları sadece Avrupa’da değil, dünyanın her yerinde faaliyetler yapıyorlardı. The Welsers of Ausburg, Avrupa’da ve Akdeniz’de faaliyette bulunmuş ve 1528’de Venezuela’da bir şube açmıştır. Fuggers, Merkezi Avrupa’daki ve Alp’lerdeki madenleri kontrol etmiştir. Antwerp de baskın firmaydı, zamanın en önemli finansal merkeziydi ve Portekiz, İspanya, Şile, Flume ve Dubrovnik’de şubeleri vardı. 16. yy’ın sonunda hem Hindistan’da hem Çin’de acenteleri oldu. Kısaca, bu büyük firmanın imparatorluğu güneşin batmadığı imparatorluk olarak bilinen V. Charles’ın ve II. Philip’in büyük imparatorluğundan daha büyüktü.(Braudel, 1982:186-7).Erken modern çağda, Avrupalı hükümdarlar uluslararası finansa az ya da çok gelişmiş ülkelerdekinden daha fazla bağımlıydılar. Hükümdarlar, savaşmak için ihtiyaçları olan geliri yurtiçi kaynaklardan sağlayamadılar ve bu yüzden yüksek faiz oranlarıyla borç almaya zorlandılar. Bir dizi isyandan sonra Kralların zorla vergi toplama hakkı 17. yy.’a kadar ve sonrasında kabul edilmedi (De Jouvenel, 1957:186-8 ;Riley, 1980: 1-3; Cohen, 1986:84-90) 18. yy. boyunca İngiltere hükümeti ulusal gelirinin %10’unu, Fransa ise yaklaşık %5’ini vergilendirmeyle elde edebildi, (Brewer, 1989:91). Vergi toplamadaki bu yetersizlik ülkenin kaynaklarının daha önemli bir kısmını oluşturan uluslararası borçlanmayı meydana getirmiştir. 18. yy.’da kamu borçları İngiltere, Fransa ve Alman hükümetlerinin harcamalarının %60’ından fazlaydı(Brewer, 1989:114,131-3). Sadece 19. yy.’da Büyük Avrupa Devletleri sermaye birikimi amacına yönelik olarak sofistike karmaşık ulusal finans sistemleri geliştirmişlerdir(Tilly, 1990:53). 1820’lerde bağımsızlıklarını kazanan Latin Amerika ülkeleri dış borçlarını ödeyemediklerinden dolayı borç krizini izleyen yıllarda iktisadi krizlere sürüklenmişlerdir. 1820, 1873, 1890 ve 1921 yıllarında uluslararası finansal düzenlemeler açısından büyük ihmaller söz konusuydu (Marichal, 1989:4 Lindert ve Morton, 1989:41-3). İki savaş arası dönemde uluslararası bankalar ve hükümetler Almanya’nın savaş tazminatı ödemeleri ile bağlantılı olan uluslararası finansal işlemleri kapsayan düzenlemeler gerçekleştirdiler. Amerikan bankaları Almanya’nın borçlarını yeniden değerlendirmeye başladıklarında Almanya’nın borçlarını ödemesinin imkansız olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalmışlardır(Craig ve George, 1990: 78-9)Uluslararası sermayenin önemli kaynağı İngiltere, I. Dünya Savaşı’ndan önce ve yirminci yüzyılın sonunda herhangi bir ülkenin olduğundan daha fazla biçimde global sisteme bağımlıydı.I. Dünya savaşı’ndan önce İngiliz gelirlerinin %10’u ve Fransız gelirlerinin %6’sı yabancı yatırımcılardan kaynaklanmaktaydı (Feis, 1965:14,16,48,72). 1914’de İngiltere’nin zenginliğinin yüzde yirmi beşi yabancı yatırımlardan kaynaklanmaktaydı(Gilpin, 1987:308; Cohen, 1986:90). Singapur’daki bir broker tarafından yapılanspekülatif işlemler sonucunda 1995’de önemli bir yıkımla karşılaşan İngiltere’nin önemli finansal kurumlarından Barings Brothers , İngiliz Merkez Bankası, Fransız Merkez Bankası, İngiliz Hazinesi ve J. P. Morgan’ın müdahaleleri olmasaydı, Arjantin’e verdiği şaibeli borçlar yüzünden zaten 1890’da çökecekti (Cohen, 1986: 94-5)Sadece uluslararası bankacılık değil aynı zamanda uluslararası finansta büyük devletlerin ilişkileri ve zayıf küçük devletlerin uluslararası sermayeye bağımlılığı da yeni değildir. Fakat uluslararası sermaye piyasalarının entegrasyonunun bugünkü seviyesi abartılmaktadır. Yabancı yatırımcılartarafından yapılan doğrudan yatırımların getirisi ülke içindeki yerleşikler yapılan yatırımların getirisinden daha düşüktür(Feldstein ve Horioka, 1980). Tam entegre olmuş global sermaye piyasalarında eşitsizlik var olmayacaktır. Üstelik, uluslararası sermaye piyasalarının entegrasyon seviyesi şu anda 19. y.y.’dakinden daha yüksek değildir. Uluslararası sermaye akışının ölçümü olarak cari dengenin milli gelire oranı kullanılırsa Obstfeld ve Taylor sermaye piyasalarının 19. y.y.’da 1980’lerdeki on beş ülke için cari dengenin milli gelirin % 5’ine ulaştığı ve iyi bir entegrasyon derecesini ifade ettiği söylenebilir. 1930’larda bu oran %1,5 ve 1950’lerde ve 1960’larda %1’e düştü. 1989-96 yıllarında bu oran 12 ülke için ortalama %2,3’ ye düşmüştür(Obstfeld ve Taylor, 1997:8).Uluslararası göç oranları da 19. y.y.’da en yüksek seviyesine ulaşmıştır. 1870 göçünün dışında ABD işçi göçü %24, Arjantin%86, Avustralya %42 ve Kanada %44 küçüldü.Aksine İrlandalı, İtalyan ve Norveçli iş gücü %45, 39 ve 24 oranında büyümüştür. 19. y.y.’ın bazı dönemlerinde İrlanda ve İsveç göç oranları %10’a ulaşmıştır(Williamson, 1996:16,18). Bu geniş göç hareketi uluslararası sermaye piyasalarının entegrasyonu ile eşleştirilmektedir. 20. y.y.’ın ilk yarısında ise faktör hareketliliği sınırlandırıldığı için eşitsizlikler artmıştır(Williamson, 1996:10-12,20). Diğer yandan 1914’den 1940’lara kadar düşen uluslararası ticaret hareketleri, 19. y.y. boyunca öylesine artmıştı ki bazı ülkeler geçmişteki bu seviyelerine ancak 1980’lerden hemen önce ulaşmışlardı(Thomson ve Krasner ,1989).Ekonomiden daha farklı alanlardayeni dönemin geçmişle nitel bir ayrılığa düştüğü iddiası bazı gözlemciler tarafından şüphe ile karşılanmaktadır. Bazı gözlemciler dünyanın daha global olduğuna örnek olarak AIDS’i göstermektedirler. AIDS, Afrika’daki bazı hayvanlarda başlayan ve 1980’ler boyunca dünyaya yayılarak milyonlarca insanın ölümüne sebep olan bir felakettir. 14.y.y.’da ise Siyah Ölüm Avrupa nüfusunun %30-40’ının ölümüne yol açmıştı. Siyah ölüm muhtemelen Avrupalıların haritadaki yerini tam olarak bilemediği Gobi Çölü’nde ortaya çıkmıştır. Siyah ölüm, toprak işçisi oranlarındaki değişikliğin sonucunda Avrupa’daki mülkiyet hakları sistemini değiştirmiştir. 20. y.y. boyunca grip salgını ise milyonlarca insanı öldürmüştür. AIDS büyük bir trajedidir ancak daha önce meydana gelen evrensel hastalıkların ekonomik, sosyal ve politik kurumlara yaptığı etkiden daha az bir etkiyi nüfus üzerinde göstermiştir. Fikrilerin yayılması da yeni değildir. Hıristiyanlık 4. y.y.’da Roma İmparatorluğunu dönüşüme uğratmıştır. 7. ve 8. y.y.’larda Hz. Muhammed’in fikirleri Arap Yarımadası’ndan Akdeniz’in pek çok yerini fethederek kabilelere liderlik etmiştir. Reformcu Luther Wittenberg de Schlosskirche’nin kapısına 95 tezini astıktan sonra Avrupa’nın politik haritası değişmiştir. Gerçekten insanların bu dünyadaki ahlaki davranışlarını ve diğer taraftaki ölümsüzlüklerini etkileyen dini düşünceler 20. y.y.’da telefon, faks ve internetile etkili olan düşüncelerden daha politiktir. Eninde sonunda Avrupa’da 16. ve 17.y.y.’lardaki din savaşları çok yıkıcı olmuştur (30 yıl savaşlarında bazı bölgelerde Alman nüfusunun % 50’den fazlası öldü(Holsty, 1991:28-9.)). Devlet adamları öncelikle dini toleransları kabul için , ardından dini özgürlükler için zorlanmışlardır. 4. y.y.’dan 17. y.y.’a kadar Avrupa’da politik hayatın merkezi konularından biri de; devlet, tanrı ve kişilerin kurtuluşu arasındaki ilişkinin az ya da çok politik gündemden kaybolmasıdır(Garrett ,1998). Globalleşmenin devlet kontrolü üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını iddia etmemekteyim. Fakat ulus ötesi hareketlerin sonucu olarak devlet otoritesine karşı ayaklanmalar yeni değildir. Bazı alanlarda devletler için problemler daha şiddetli hale gelmiştir. Globalleşmenin sistematik olarak devlet kontrolünü ayaklar altına aldığına dair kesin bir kanıt yoktur.Gerçekten globalleşme ve devlet kontrolü arasındaki en açık ilişki bunların beraberce arttığıdır. Büyük ülkeler için hükümet harcamalarının seviyesi 1950’lerde ticaret ve sermaye akışının artmasıyla önemli derecede yükselmiştir. Bu durum sürpriz olmamalıdır: devletler, sosyal güvenlik ağlarını tamamlamak için sürece müdahale etmektedirler. Kamu harcamalarının seviyesi ile sermaye akışı arasında ampirik bir ilişki yoktur; hükümet politikası uluslararası sermaye piyasalarının açıklığı ile engellenmemektedir. Yatırımların oranı toplam vergi miktarı ile tam olarak bağlantılı değildir. Gerçekten modern firmalar için gerekli olan alt yapının (eğitim, telekomünikasyon, ulaşım gibi) oluşturulması için yüksek düzeyde kamu harcaması gereklidir (Garrett,1998 ).Özet olarak global hareketler yeni değildir. Göç hareketleri gibi bazı alanlarda global hareketler 19.y.y.’da içinde bulunduğumuz periyottan daha yoğundur. Kamu girişimleri küreselleşme tarafından yaralanmamaktadır. Gerçekten, kolektif malların tedariki ve sosyal istikrar ticaret ve sermaye akışının seviyesini savaş sonrası dönemde katlanılabilir hale getiren koşulları yaratmıştır.
Egemenlik ve Otorite
Küreselleşme hakkındaki argümanla bağlantılı olan egemenliği kontrol konuları bir tarafa bırakılırsa egemenliğin, otorite ile ilgili olarak üç farklı yolla anlaşıldığı ileri sürülebilir: Yurt İçi Egemenlik, Westfalyan Egemenlik ve Uluslararası Hukuki Egemenlik. Egemenlik, öncelikle devletin yurt içi kurumsal düzenine atıfta bulunmaktadır. Örneğin federal devlet mi, monarşi mi ya da demokrasi mi? İkinci olarak egemenlik otonomiye atıfta bulunmaktadır. Örneğin merkezi devlet otoritesi dış otoriteden bağımsızdır. Üçüncü olarak devlet egemenliği, diğer devletler tarafından egemen bir varlık olarak tanınsa da tanınmasa da uluslararası tanınmaya atıfta bulunur(Bknz. Thomson, 1995:214 ; Deudney, 1995:198 Thomson özellikle otorite ve kontrol arasındaki ayrımı vurgulamada etkilidir). Yurt içi egemenliğe, Westfalyan egemenliğe ve uluslararası hukuki egemenliğe çağdaş global ortam tarafından meydan okunduğuna dair herhangi bir işaret yoktur.Belirli global gelişmeler yurt içi otorite yapılarını etkileyebilirler. Fakat bu durumda bile tartışmalı olan nokta politik hayatı organize eden uluslararası bir yapı olarak egemenliğin doğasın değiştiğidir. İnsan hakları hakkındaki fikirlerle ilgili globalleşmenin bazı elementleri, dış otoritenin diskalifiye edilmesi olarak anlaşılan egemenlik anlayışına meydan okumaktadır, fakat bunlar yegane ayaklanmalar değildir. Gerçekten, yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişkileri düzenlemek için dış aktörler tarafından gösterilen çabalar uluslararası sistemin yerel bir karakteristiği olmuştur. Küreselleşme, iki taraflı tanınma olarak anlaşılan egemenliğin önemini arttırmıştır. Çünkü devletlerin, artan hareketlere tepki göstermesinin yollarından biri uluslararası anlaşmalara girmesidir.
Yurt İçi Egemenlik: Küreselleşme ve Anayasal Yapılar
Egemenlik terimi yurt içi politik otoritenin kurulması ile yakından ilgilidir. Egemenliğin iki önemli teorisyeni Bodin ve Hobbes devlet içinde otoritenin kaynağının yasal olarak kurulmasını söylemektedirler(Skinner ,1978:287). Egemenlik çalışmasında E.H..Hinsley şöyle demektedir:Başlangıçta ve herhangi bir seviyede, egemenlik fikri, siyasal toplumda nihai ve mutlak siyasal otoritenin olduğu fikridir ve bu ifade aşağıdaki kelimelerle devam ederse tanımı tamamlamak içinher şeyin buna eklenmesine ihtiyacı vardır: “hiçbir nihai ve mutlak otorite başka bir yerde yoktur.”(Hinsley, 1986:25-6)Locke’den Mill’e, Marx’a, Dahl’e kadar sonraki teorisyenler, devletin, egemenliğin kaynağı olduğu fikrine meydan okumuşlardır. Devletler anayasal olarak çok farklı yollarla yapılandırılabilir. Bodin ve Hobbes’un savunduğu gibi otorite bir aktörün elinde toplanabilir ya da modern demokrasilerde olduğu gibi farklı kurumsal yapılara bölünebilir. Almanya ve ABD örneğinde olduğu gibi üniter devletlerin aksine merkezi hükümet tarafından çeşitli konularda kontrol edilen federal yapılar olabilir ya da Fransa örneğinde olduğu gibi merkezi hükümetin tüm konular üzerinde nihai otoriteye sahip olduğu üniter yapılar söz konusu olabilir. Bazı analistler yurt içi politik otoritenin organizasyonunun, global trendler tarafından etkilendiğini söylemektedirler. FrancisFukuyama’nın, liberal fikirlerin zaferi hakkındaki iddiaları açık bir örnektir. Fakat bazı gelişmeler yer alsa bile, egemenliğin doğasının niteliksel olarak değiştiğini ima etmeyen Samuel Huntington gibi bazı gözlemcilertarafındanFukuyama’yameydan okunmuştur. ( Fukuyama, 1992; Huntington, 1996). Devlet yapılarının yurt içi organizasyonu daima uluslararası trendlerden etkilenmiştir. 16. y.y.’da Protestan Devletler, 17. y.y’da monarşiler, 19. y.y.’da cumhuriyetler ya da 20. y.y.’da faşist, komünist ve şimdiki demokratik devletler gibi…Yakınlaşma düzeyinin şimdi, eskisine göre daha fazla olduğu yolunda herhangi zorlayıcı bir işaret yoktur. Demokrasi dünyayı sürüklememiştir. Kapitalizmin farklı şekilleri vardır. Batının liberal, bireysel insan hakları fikri pek çok Asya ülkesi lideri tarafından reddedilmiştir. Dini fundamentalizm son zamanlarda çok göze çarpar olmuştur. Kesin ve sorgulanamaz dogmatik fikirlerin global yayılımının yurt içi politik otorite organizasyonunu etkilediği gerçeği yeni değildir.
WestfalyanEgemenlik: Küreselleşme Ve Dış Otorite Hakimiyetinin Dışarıda Tutulması
Egemenlik, sadece yurt içi otoritenin örgütlenmesi ile değil, aynı zamanda dış otoritenin diskalifiye edilmesi ile de ilgilidir ki bu Westfalyan Egemenlik adını taşımaktadır(Esasında Westfalyan Barışı Westfalyan model olarak adlandırılan model için hemen hemen hiçbir katkı sağlamamıştır.Dış otoritenin hariç tutulması gerektiği fikri 18. y.y.’ın sonunda sadece Wolff ve Wattel’in yazılarında açık biçimde geliştirilmiştir. Bknz. Krasner 1993; Thomas ve Thomas, 1956:4-6; Vincent ,1974: 26-7; Vattel, 1852: 155). Devletler, belirli bölgelerde yaşarlar. Bu bölgeler içinde politik otoriteler yalnızca yasal inisiyatif sahibi davranışlara sahiptirler. İçsel otoriteyi Bodin tek bir kaynağa, modern demokratik teori ise bir çok kaynağa dayandırsa da, Westfalyan egemenlik hala dış otoritenin reddini ima eder. Son yıllarda bir grup analizci uluslararası sistemin bazı önemli yollarla değişen karakterini ortaya koymak için Westfalyan egemenliği hakim bir işaret olarak kullanmışlardır. Örneğin James Rosenau şunu ileri sürmektedir:Bu sistemde yasal otorite uluslararası hukuku ve diplomasi ilkelerini kabul eden ve eşitlik temeli üzerinde birbirini etkileyen siyasi kuramlar üzerinde odaklanmıştı. Onların elçilikleri dokunulmaz kaldı ve yurt içi iş ve ilişkilerini yerine getirdi. Bu gibi konulara giriş, çiğnenen egemenliğe yönelen tepkilerle savaş hazırlıklarını karşılaştırmıştır. Tüm uygulamaya dönük amaçlar için yurt içi ve yurt dışı ilişkiler arasındaki çizgi korunmuş ve açıkça herkes tarafından anlaşılmıştır. Batı devlet sisteminin kuralları dışsallıklar üzerindeki kontrolü barındırmakta ve nadiren bunlara meydan okunmakta ve bunlar nadiren revize edilmektedir(Rosenau ,1990:109)Philip Windsor ise şöyle demektedir: Devletler arası müdahalesizlik esasına dayanan yaşlı Westfalyan sisteminin azaldığınıve farklı güçlerin müdahalelerinden kaynaklanan tehlikenin arttığını ileri sürmek şu anda modadır. Westfalyan sistem bazı dikkate değer başarılar göstermiştir: Bir devletin mutlak egemenliği dış müdahale özgürlüğü ile eşleştirilen iç egemenlik ve bu yolla modern devletler sisteminin kurulmasına öncülük eden Augsburg Dini Barışı’nda yasalaşan cuius regio eius religio ilkesi olmak üzere ikili bir temel üzerine oturtulmuştur. (Windsor, 1984:45).Bazı araştırmacılar, egemenliği insan haklarını da içerecek biçimde genişletmişlerdir. Çünkü insan hakları hakkında bu iddialar egemenliğin bir çelişkisi olarak görülmektedir. David Forsythe şöyle söylemektedir:İnsan hakları kanunu hakkındaki en önemli işaret bunun tüm devlet ve insanlık için kurallar bütününü saptamasıdır. Bu eğilim dünya birliğini arttırmayı ve ulusal bölücülüğü önlemeyi araştırmaktadır. Bu duyarlılığın içinde uluslararası insan hakları kuralları devrim niteliğindedir. Çünkü ulusal egemenlik fikri ile çelişmektedir.(Forsythe, 1983:4).1990’lardaki yazılarında Kay Hail Bronner küçük grupların statüsü hakkında şunları iddia etmektedir: “Modern uluslararası hukuk, egemenliğin zırhını kırar gibi gözükmektedir”(HailBronner, 1992:117). Benzer şekilde Brian Hehir şunu iddia etmektedir: “ Westfalyan düzende hem devlet egemenliği hem de müdahalesizliğin kuralları açık biçimde belirlendi.” Daha sonra bu Westfalyan sisteminin, saldırının umulmadık derecesi olduğunu söyleyerek analizine devam etmektedir(Hehir, 1995:6)Dış otoritenin dışarıda tutulması olarak anlaşılan egemenlik, küreselleşmenin spesifik bir görüntüsü tarafından ayağının kaydırılmasıdır. Devletler, kendi sınırları içinde istediklerini yapabilirler. Çünkü kural koyucular ile kurallar arasındaki ilişkiler, kesin değerler evrensel olarak kabul edilmiştir.İnsan haklarının egemen devletin otoritesini sarstığı argümanı tarihi olarak miyoptur. Yöneticilerle yönetilenler arasındaki ilişki daima yurt dışı incelemenin konusu olmuştur. Zayıf devletler güçlü komşularının müdahalelerinden dolayı asla özgür olmamışlardır. Değişen şey ilginin spesifik odağıdır. 17. y.y.’ın ortalarından 19.y.y.’ın ilk bölümüne kadar devlet adamları dini toleranslarla ilgilendiler. Viyana Anlaşması’nın başlangıcıyla 19. y.y.’da Balkanları ilgilendiren tartışmalarla ve I. Dünya savaşı’ndan sonra Versay barışıyla uluslararası dikkatin odak noktası etnik azınlıklardı. II. Dünya savaşı’ndan sonra bireysel insan hakları dikkati çekmiştir. Dış otoritenin hariç tutulması olarak anlaşılan dini toleranslar, azınlık hakları, insan hakları egemenliği modern devlet sisteminin tarihine meydan okumuştur.1555 Augsburg Barışı’dan 1815 Viyana Kongresi’ne kadar hemen hemen Avrupa’daki bütün büyük barış düzenlemeleri, sivil çatışmayı önlemek için oluşturulan dizi azınlıklara yönelik anlaşma hükümlerini içermektedir. Avrupalı liderler dini tolerans konularında istekli değillerdi. Fakat 16 ve 17. y.y.’larda Fransa, Almanya ve İngiltere arasında gerçekleşen din savaşlarının tecrübesi onları başka alternatif olmadığına ikna etmiştir. Westfalyan modelindeki dini tolerans için uluslararası olarak garanti altına alınan hükümler , büyük barış anlaşmalarını içerdi. 1555 Ausburg Barışı hem Katolik hem de Lutherian inançlarını tanıdı. Aynı zamanda bu barış, prensin, kendi topraklarının dinini belirleyebileceği prensibini de onayladı(cuius regio, eius religio). Bu ilke, Westfalyan modeliyle de tutarlıdır. Fakat Ausburg barışı dini tolerans için bazı hükümler getirmiştir. Dini muhaliflere öldürülmelerindense göç etmeleri için izin verilmiştir. Karma nüfuslu Alman şehirlerindeki bakanlıklar Protestan ve Katolikler tarafından paylaşılmıştır. Bu çerçevede yöneticiler, etki alanı içinde bulunan kesimlerin dinlerini değiştiremeyeceklerdi(Scribner, 1990:195-7 ;Gagliardo, 1991:16-21;Little, 1993:324-5).Westphalia Barışı, dini tolerans hakkında modern devlet sisteminden daha fazla söylenecek şeye sahiptir. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun prenslerinin anlaşmaları imzalama hakkı Barışın büyük bir başarısı olarak görülmekte ve anlaşmaların imparatora ve imparatorluğa karşı olamaması gerektiği söylenmektedir (Munster antlaşması, XIV). Almanya’da dini tolerans için hükümler çok daha yaygındır. Bunlar: özel ibadetler, tüccar birliklerine katılma, gömme, göç etme ve alman şehirlerinde ortak ofisleri kullanma hakkı içermektedir. Belki de en önemlisi Katolikler ve Lutherianlar, imparatorluğa ait meclislerde ve oybirliği ile karar verirken dini konularda eşit temsil edilmektedirler; aynı şekilde imparatorluk mahkemelerinden çıkan dini kararlar her dinden birkaç hakimin onayını gerektirmektedir(Osnabruck Antlaşması, V 11-42, VII. (Bknz. Parry, 1969; Bknz. Krasner,1993)Napolyon savaşlarından sonra imzalanan Viyana Anlaşması Katoliklerin haklarının Hollanda Anayasası’nda tanınacağını garanti etmiştir(Laponce, 1960:23-7; Macartney, 1934:158-9). Anlaşma, aynı zamanda ilk defa etnik azınlıklar için de hükümler içermektedir. Viyana Kongresi’nin sonuç bildirgesinde Avusturya, Prusya ve Rusya, Polonyalılara ulusal kurumlarda temsil edilme hakkı ve taşınmaz mallarına ilişkin garantiler sağlamışlardır.Azınlık hakları 19. y.y. boyunca özellikle balkanlarda artan bir odak noktası olmuştur. NapolyonSavaşları bittiğinde balkanlar hala Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçasıydı. 1878 yılında Romanya, Sırbistan, Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan bağımsız oldular. Uluslararası tanınmanın bir şartı olarak bu devletlerin hemen hepsi dini ve etnik azınlıklar için eşit sivil hakları sağlamayı kabul ettiler. Avrupa’nın büyük güçleri bu onayı, uluslararası tanınmanın bir şartı olarak ortaya koymuşlardır. Fransa, İngiltere, Rusya, Almanya ve Avusturya, sivil ayrıcalığın taahhüdü yüzünden bu koşulu çok fazla empoze etmediler. Fakat balkanlardaki etnik ayrımcılığın Avrupa’nın güvenliğini tehdit etmesini istemedikleri için bu konuda ısrarcı olmadılar. Balkanlardaki etnik çatışmanın sonuçları hakkındaki bu korkular 1914 yılının yaz ayında ispatlanmış oldu (I. Dünya Savaşı’nın başlaması)Azınlık haklarını korumak için çabalar I. Dünya savaşı’nın sonunda Versay anlaşması ile doruğa ulaşmıştır. Sınırları değişen yeni kurulmuş devletlerin tamamı azınlık hakları anlaşmalarını imzaladılar ya da azınlık haklarını sağlayan tek taraflı sözler verdiler. Azınlık hakları korumaya yönelik olarak yapılan düzenlemeler ihtilaf güçleri tarafından 1919’da Polonya, Avusturya, Çekoslovakya, Yugoslavya, Bulgaristan ve Romanya ile 1920’de Macaristan, Türkiye ve Yunanistan ile ve 1923’de tekrar Türkiye ile , 1923’de Latvia ve Estonya, 1921’de Arnavutlık, 1932’de Irak, 1922’de Litvanya ile yapılan anlaşmalarla garanti altına alındı.(Lerner, 1993:83); Claude, 1955:16; Jones, 1991:45; Bartsh ,1995:84-5).Azınlık hakları dikkatle incelenmiş ve detaylandırılmıştır. Polonya’daki azınlık anlaşmasında hükümet şu yükümlülükler yerine getirmek zorunda kalmıştır:Din, dil, ırk ve etnik ayrım gözetmeden Plonya’da yerleşik tüm halka tam bir özgürlük ve yaşam hakkı sağlamak.dinsel farklılık Polonya halkları arasında politik ve sivil alanlarda bir kayırma ya da üstünlük aracı olarak kullanılmayacaktır. Polonya Azınlık Anlaşması, ailesi Polonya’de yerleşik olmasa bile orada doğan ya da yerleşik kişilerin vatandaşlık haklarını kabul etmiştir. Her ne kadar lehçe öğrenme zorunluluğu olsa da azınlık dilinde eğitim, önemli derecede Polonyalı olmayan kişilerin olduğu alanlarda sağlanmıştır. İlaveten Yahudi azınlık eğer cumartesi günü söz konusu olursa resmi görevleri reddedebilecekti(Macartney, 1934,502-6; Sharp, 1979:174; Fouques-Dupare, 1992:112).Versay’daki baskın durum için azınlık haklarının uluslararası koruyucusu Woodrow Wilson Avrupa’da Savaş sonrası düzenin anahtarını sunmuştur. Bu düzen barış sever devletlerin herhangi bir saldırgan tarafından gelebilecek tahribata karşı birlikte hareket etme prensibi olan ortak güvenliğe dayanmaktadır. Sadece liberal demokratik devletler bu tür taahhütleri yerine getirmişlerdir. Liberal demokrasi self-determinasyon üzerine kurulmuştur.. Yine etno-nasyonal gruplar Avrupa’nın çoğu yerinde çözümlenemez şekilde karıştırılmıştır. Anlaşmalar, azınlıkları, yerleşik oldukları devletin sadık hakları yaparak bu problemi çözmeye çalışmışlardır. Eğer azınlıklar kötü davranırlarsa yerleştikleri ülkelerde düzenin bozulmasına sebep olmakta ve uluslararası barışı tehdit etmektedirler (Macartney, 1934:275,278,297). Paris Barış Konferans’ında Wilson bunu şu şekilde ifade etmiştir: Şunu söylemeliyim ki, azınlıklara bazı şartlarda uygulanabilecek hükümler yüzünden hiçbir şey dünya barışına zarar veremez. Bu yüzden dünya barışını garantilemek zorundalarsa, bu azınlıklara uygun ve gerekli garantileri vererek onları tatmin etmek adaletsizlik mi olur?(Sharp, 1979:175).Kolektif güvenliğin Wilsoncu vizyonu müdahalesizlik esasına dayalı Westfalyan anlayışa koz vermiştir.Büyük güçler, azınlık haklarını haklı çıkaran düzenlenmiş normları ve diplomatik örnekleri güvence altına almaktadır. 1919 yılında Fransız lider Georges Clemenceous tarafından yazılan mektup göstermektedir ki müdahalesizliğin Westfalyan şeklibüyük güçler tarafından onaylanan diğer şekiller tarafından açık bir şekilde yalanlanmıştır:Bu anlaşma (Polonya Azınlık Anlaşması) yeni bir ayrılık inşa etmiyor. Bir devlet kurulduğunda veya hatta büyük bir toprak parçası var olan bir devlete verildiğinde büyük güçlerin birlikte ve resmi tanınmasına ek olarak adı geçen devletlerin bağlayıcı bir uluslararası anlaşma yoluyla, belli hükümet prensiplerine uymak zorunda kalacakları Avrupa Kamu Hukuku’nun uzun zamandan beri uygulanan bir prosedürüdür. Polonya halkının bağımsızlığını tekrar kazanması, bahsiniettiğim güçlerin çabaları ve fedakarlıklarına borçludur. Bu yüzden bu güçlerin yapmakla yükümlü oldukları bir şey –ki bundan kaçamazlar-, Polonya devleti’nin anayasasındaki değişikliklere bağlı kalmaksızın o halka temel hak ve hürriyetlerini kalıcı ve asil bir şekilde garanti etmesini sağlamaktır(Macaertney, 1934:238).İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra azınlık hakları hemen hemen unutulmuştur. Versay Rejimi’ne başarısızlık olarak bakılmıştır. ABD İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bireysel haklar üzerine odaklandı. Çeşitli etnik gruplardan oluşan nüfusuyla S.S.C.B. ise azınlık hakları ile ilgilenmedi. Birleşmiş milletler de konuya hiç değinmedi.Gerçekten insan hakları, yöneticiler ve kurallar arasındaki ilişkilerle ilgili olan konuların odak noktası olmuştur. Birleşmiş Milletler, 1990’larda 20’den fazla insan hakları sözleşmesi imzalamıştır. Bunun gibi pek çok bölgesel anlaşmalar vardır. İnsan haklarına 1975 Helsinki Anlaşması’ndada değinilmiştir. Bu anlaşma Doğu Avrupa Ülkelerindeki yerleşik kişileri örgütlemeye yardım ettiğinden dolayı bu anlaşmayı imzalayan Sovyet bloğu liderlerinin pişmanlık duymalarına neden olmuştur.(Thomas ,1991). Bu insan hakları anlaşmalarının bazıları imzalayanların davranışlarında çok az bir etki yapmıştır. Fakat diğerleri daha yaygındır.:Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, sadece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini kurmakla kalmadı; aynı zamanda devletlere değil kişilere de doğrudan mahkemeye başvurma hakkı da verdi. İnsan hakları anlaşmalarının çoğalması uluslararası sistem için yeni bir gelişmeydi. Bu anlaşmaların hepsi birçoğu uygulama mekanizmasından yoksun görünmesine gönüllü anlaşmalardı. Avrupa sözleşmesi’nin kişilere doğrudan bireysel olarak başvurma hakkı tanıması uluslararası sistem içinde tek yasal organ egemen devletlere vurgu yapan Westfalyan Egemenliğe ve Uluslararası Hukuk ya daTanınma Egemenliğine açık bir meydan okumaydı. Bununla beraber yaygın olarak dini ve etnik hakları korumak için uluslararası hareketin tarihi gösterir ki Westfalyan model evrensel olarak kabul edildiğinde asla altın çağ yoktu. Küreselleşme, egemenlik zırhında tarihi olarak başlı başına tek bir delik değildir. Müdahalesizlik ilkesiya da dış otoriteyi diskalifiye etme prensibine, yönetenler ve yönetilenler arasındaki ilişkileri belirleyen yurt içi uygulamalar üzerindeki yasal uluslararası kısıtlamalar tarafından meydan okunduğu gerçeği açıkça görülmektedir.
Uluslararası Hukuki Egemenlik: Karşılıklı Tanıma ve Sözleşme
Egemenlik terimi, devlet kontrolüne, yurt içi anayasal düzene ya da dış otoritenin dışlanmasına karşı olarak uluslararası tanınmayı ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu, uluslararası hukukçular tarafından en aygın kullanımdır. Devletler, karşılıklı biçimde birbirlerini tanımaktadır.Uluslararası tanınma evrensel olarak devlet adamları tarafından arzulanmaktadır. Bu, pek çok fayda sağlamaktadır. Tanınma daha çok kurumsal yönüyle kabul edildiği için, devlet adamlarının kendi halklarından aldığı desteği arttırmaktadır. Tanınma, pek çok ülkedeki sivil düzensizliğin işaret ettiği şekilde ulusal desteğin garantisi değildir fakat tanınmamaktan daha iyidir.Burada tartışma ile ilgili olan gerçek tanınmanın, bir devlete, uluslararası organizasyonlara katılma ve diğer devletlerle anlaşma yapma imkanı sağlamasıdır.. Yine de bu hak basit bir şekilde devletlerle sınırlı değildir. Sadece Birleşmiş Milletler üyesi olan İngiliz hakimiyetindeki devletler (Kanada, Güney Afrika, Avustralya, Yeni Zelanda) değil aynı zamanda Hindistan gibi eski koloniler de bu hakka sahiptiler. Filistin Kurtuluş Örgütü, Birleşmiş Milletlerde gözlemci statüsüne sahiptir. Malta, kendi başına bir devlet olmasa bile bir çok devletle anlaşma imzalamıştır. Tayvan pek az devlet tarafından tanınmış , Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlılık için müzakere yapmış olsa da Asya Kalkınma Bankası’nın bir üyesi olmuştur. Avrupa Birliği Komisyonu en gelişmiş sanayi ülkeleri olan G-7 ülkelerinin devlet başkanları ile toplanmaktadırlar.Bununla birlikte uluslararası tanınmaya sahip olma bazı şeyleri kolaylaştırmaktadır. Tanınmayan devletler diğer devletlerle anlaşma imzalamakta problemle karşılaşmaktadırlar. Tanınmayan politik varlık uluslararası arenada kendine zor yer bulmaktadır. Uluslararası hukuk kadar ulusal hukuk da karşılıklı tanınmaya dayanır. Tanınma, devletin, uluslararası anlaşmalara katılmasını kolaylaştırmaktadır. Küreselleşme uluslararası yasal egemenliği daha önemli hale getirmiştir. Uluslararası anlaşmaların ve organizasyonların sayısı son zamanlarda artmıştır. Bunların çoğu, küreselleşmenin yararlarını esir alma ve ulusal kontrolün eksikliğini karşılama çabalarını temsil etmektedir. GATT ve devamında Dünya Ticaret Örgütü bu düzlemde görülebilir. Teknoloji ise yeni ticaret fırsatları sunmuştur. Bu fırsatlar, pazar girişleri, finansal hizmetler, ticaretle bağlantılı yatırımlarla ilgili potansiyel çatışmaları arttırmıştır. Tek taraflı misillemeyi önlemek için devletler kendi hareket özgürlüklerini sınırlandıran uluslararası anlaşmalara girmişlerdir.Sermayenin hareketliliğinin artması ve ulus aşırı bankaların büyümesine tepki olarak devletler banka sermaye gereksinimlerini gerektiren anlaşmalar yapmışlardır. Hiçbir devlet tek taraflı olarak banka güvenliğini sağlayan ölçülere uyum sağlayamaz.Fakat az sayıda bankanın başarısızlığı, global finansal sistemin istikrarını bozmuştur. Üstelik bankacılık sistemi değiştiği için banka sermayesi, değişik ülkelerde farklı biçimlerde hesaplanmaktadır. 1987’deki Basel Anlaşması, çeşitli şekillerde banka sermayelerini ve onların birleştirilen risklerini belirlemiş ve bu şartlara dayanan minimum gereklilikleri saptamıştır. Basel Antlaşması’nda kabul edilen hükümler pek çok devlet tarafından onaylanmıştır(Kapstein ,1989 ; Simmons ,1996).. Devletler, uluslararası hukuki egemenlikleri elinde bulunduran WTO, Basel Anlaşması, gibi pek çok uluslararası anlaşma ve organizasyonların doğal bir katılımcısıdır. Karşılıklı tanınma bu anlaşmalara uymayı kolaylaştırır. Çünkü bu, oyuncu için basit bir kural sağlar.Uluslararası anlaşmalara girenler çok uluslu birlikler, hükümet dışı organizasyonlar ya da kuruluşlar değil devletlerdir. Küreselleşme, bazı alanlarda anlaşmalar yapmaları için devletleri özendirmektedir. Çünkü tek taraflı kontrol daha zordur. Uluslararası hukuki açıdan eğer devletler karşılıklı olarakbunlara katılmak için kapasitelerini tanımlasalardı bunlar imkansız olurdu.
SONUÇ
Günümüz yazarlarının küreselleşmenin egemenlik üzerindeki etkisi hakkında sıradan yorumlar yapabilmelerinin yegane sebebi efsanevi bir geçmiş kurmalarıdır. Egemenlik birkaç farklı yolla anlaşılabilir: Bazı analizciler egemenliği, kontrol etmeyle karıştırmışlar ve küreselleşmenin kontrolü zayıflattığını ileri sürmüşlerdir. Bununla beraber devlet kontrolü ne içsel ne de dışsal olmuştur. Teknolojik değişmebazı bölgelerde devlet otoritesini güçleştirmiştir fakat açık bir eğilim yoktur. Uluslararası sermaye piyasaları 20. y.y.’ın sonuna göre 19. y.y.’ın sonunda da daha fazla bütünleşmiş durumdaydı. Ticari akımlar 19. y.y.’da dramatik biçimde artmış fakat 20. y.y.’ın ilk yarısında düşmüştür. İşçi göçü şimdiye göre 19. y.y.’da daha yoğundu. Üstelik egemenliğin kaybedilmesine en yaygın tepkilerden biri ulusal düzeyden daha çok uluslararası faaliyetlerin düzenini saptamak için tasarlanan uluslararası anlaşmaların sonucu oldu. Bu anlaşmalar, karşılıklı tanınma ilkesinden hareketle egemenliğin diğer bir anlamı üzerine dayandırılmaktadır. Egemenlik zırhının içine işleyen insan hakları prensiplerini onaylayan iddialar kural koyanlarla dışsal incelemeye her zaman bağımlı olanlar arasındaki ilişki gerçeğini önemsememektedir. Değişen şey, dış otoritenin kapsamı değildir. Aktörler, 16. y.y.’dan 19. y.y’a giderken dini tolerans,19. y.y.’da ve 20. y.y.’ın ilk yarısında azınlık hakları ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri insan hakları ile ilgiliydiler. Bununla beraber egemenliğe meydan okumalar sürpriz olmayabilir. Uluslararası sistem sağlıksız biçimde kurumsallaşmaktadır. Kurumsal ilkeleri ve davranışı bir diğeri ile uydurabilen ve kurumları ortadan kaldırabilen mekanizmalar, dikkate değer bir sosyalleşme ve davranış güvenliği sadece sağlıksız biçimde uluslararası sistemde vardır. İnsan hakları ve müdahalesizlik gibi karşılıklı tutarsız kurallar arasında karar vermek için hiçbir mekanizma yoktur. Egemenlik, örgütlenmiş ikilik tarafından karakterize edilmiş bir kurumdur(Brunsson, 1989). Aktörler, farklı ilkeleri öngören farklı şeyleri söylemektedirler. Devlet adamlarının söyledikleri ve yaptıkları arasında farklılıklar bulunmaktadır. Küreselleşme, kurallar ve davranışlar arasında bazı gerilimlere dikkati çekmektedir fakat bunun uluslararası sistemde bazı dönüşümlere sebep olacağı yönünde hiçbir delil yoktur.
KAYNAKLARBartsch, S. (1995), Mindeheitenschutz İn Der İnternationalen Politik: Volkerbund und KSZE/OSZE in neuer Perspektive, Oplanden, Germany: Westdeutscher Verlag.Braudel, F. (1982) ,Civilization and Capitalism: 15th-18th Century, The Wheels ofCommerce, New York: Harper and Row.Brewer, J. (1989) ,The Sinews of Power: War, Money and the English State, 1688-1783, New York: Knopf.Brunsson, N. (1989), The Organization of Hypocrisy: Talk, Decisions and Actions in Organizations, Chichester, England: John Wiley and Sons.Claude, I.L., Jr (1955), National Minorities: An International Problem, Cambridge: Harvard University Pres.Cohen, B.J. (1986), In Whose Interest? International Banking and American Foreing Policy, New Haven: Yale University Press.Cooper, R. (1968), The Economics of Interdependence: Economic Policy in the Atlantic Community, New York: McGraw-Hill.Craig, G.A. and George, A.L. (1990), Force and Statecraft : Diplomatic Problems of our Time, 2nd edn, New York: Oxford University Pres.De Jouvenel, B. (1957), Sovereignty: An Inguiry into the Political Good, Cambridge: Cambrid University Press.Deudney, D.H. (1995), “The Philadelphian system: sovereignty, control, and balance Of power in the American states-union circa 1787-1861,” International Organization 49(2): 191-228.Fesi, H. (1965), Europe, the World’s Banker, 1870-1914, New York: Norton. Feldstein, M.S. and Horioka, C. (1980) “Domestic savings and international capital Flows,” Economic Journal 90:314-29.Forsythe, D.P. (1983), Human Rights and World Politics, Lincoln: University of Nebraska Pres.Fougues-Duparc,J. (1922), La Protection des Minorites de Race, de Langue, et de Religion: Etude de Droit des Gens, Paris: Librairie Dalloz.Fukuyama, F. (1992), The End of History and the Last Man, New York: Free Press.Gagliardo,J. (1991), Germany Under the Old Regime, 1600-1790, London: Longman.Garrett, G. (1998), “Global markets and national politics: collision course or virtuous Circle?” International Organization 52: 787-824.Gilpin, R. (1987), The Political Economy of International Relations, Princeton: Princeton University Press.Hailbronner, K. “The Legal Status Of Population Groups İn A Multinational State Under Public İnternational Law,” in Y. Dinstein and M. Tabory (eds) The Prolection of Minorities and Human Rights, Dordrecht: Martinus Nijhoff.Hehir, J.B. (1995), “Intervention: From Theories To Cases,” Ethics and International Affairs 9:1-14.Hinsley, F.H. (1986), Sovereignty, 2nd end, Cambridge: Cambridge University Press.Holsti, K.J. (1991), Peace and War, Armed Conflicts and International Order, 1648-1989, Cambridge: Cambridge University Press.Huntington, S.P. (1996), The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order, New York: Simon & Schuster.Jones, D.V. (1991), Code of Peace: Ethics and Security in the World of the Warlord States, Chicago:University of Chicago Press. Kapstein, E.B. (1989), “Resolving The Regulator’s Dilemma: İnternational Coordination Of Banking Regulations,” International Organization 43 (2): 323-7.Krasner, S.D. (1993), “Westphalia And All That,” in J. Goldstein and R.O. Keohane (eds) Ideas and Foreign Policy: Beliefs, Institutions, and Political Change, Ithaca: Cornell University Press.Landes, D.S. (1979), Bankers and Pashas; International Finance and Economic Imperialism in Egypt, Cambridge: Harvard University Press.Laponce,J.A. (1960), The Protection of Minorities, Berkeley: University of California PressLerner, N. (1993), “The Evolution Of Minority Rights İn İnternational Law,” in C. Brolmann, R. Lefeber, and M. Zieck (eds) Peoples and Minorities in International Law, Dordrecht: Martinus Nijhoff.Lindert, P.H. and Morton, P.J. (1989), “How Sovereign Lending Has Worked” in J.D. Sachs (ed.) Developing Country Debt and Economic Performance, Chicago: University of Chicago Press.Little, D. (1993), “Religion: catalyst or impediment to international law? The case of Hogo Grotius,” The American Society of International Law, Proceedings of the 87th Annual Meeting, Washington, DC, pp. 332-7.Macartney, G.A. (1934), National States and National Minorities, Oxford: Oxford University Press.Marichal, C. (1989), A Century of Debt Crises in Latin America: From Independence to the Great Depression 1820-1930, Princeton: Princeton University Press.Noam, E.M. (1987), “The Public Telecommunications Network: A Concept İn Transition,” Journal of Communication 37 (1): 30-48.Obstfeld, M., and Taylor, A.M. (1997), The Great Depression as a Watershed: International Capital Mobility Over the Long Rum, Cambridge, MA: National Bureau of Economic Research, Working Paper 5960.Parry, G. (1969), (ed.) “Treaty of Osnabruck,” in The Consolidated Treaty Series”, Vol. I,1648-1649, Dobbs Ferry, NY: Occana.Riley, J.C. (1980), Internaional Government Finance and the Amsterdam Capital Market, 1740-1815, Cambridge: Cambridge University Press.Rosenau,J.N. (1990), Turbulance in World Politics: A Theory of Change and Continuity, Princeton:Princeton University Press.Scribner, R.W. (1990), “Politics And The İnstitutionalization Of Reform İn Germany,” in G.R: Elton (ed.) The New Cambridge Modern History Vol. II, The Reformation 1520-1559,2nd edn, Cambridge: Cambridge University Press.Sharp, A. (1979), “Britania And The Protection Of Minorities At The Paris Peace Conference, 1919,” in A.C. Hepburn (ed) Minorities in History, New York: St. Martin’s Press.Simmons, B.A. (1996), “Divisibility, Defection, And The Emerging Regulatory Framework For İnternational Capital Markets,” paper presented at the American Political Science Association Annual Convention, San Francisco.Skinner, Q. (1978), The Foundations of Modern Political Thought: Vol II: The Age of Reformation, Cambridge, Cambridge University Press.Thomas A. And Thomas, A. (1956), Non Intervention; The Law and Its Import in the Americas, Dallas: Southern Methodist University Press.Thomas, D. (1991), “Social movements and international institutions: a preliminary Framework,” paper presented at the American Political Science Association Annual Convention, Washington, DC.Thomson, J.E. (1995), “State Sovereignty İn İnternational Relations: Bridging The Gap Between Theory And Empirical Research,” International Studies Quarterly 39 (2): 213-34.Thomson, J.E. and Krasner, S.D. (1989), “Global Transactions And The Consolidation Of Sovereignty,” in E.O. Czempiel and N.J. Rosenau (eds) Global Changes and Theoretical Challenges: Appoaches to Worl Politics fort he 1990s, Lexington, MA: DC Heath.Tilly, C. (1990), Coercion, Capital, and European States, Ad 990-19990, Cambridge, MA: Basil Blackwell.Vattel E. de (1852), The Law Of Nations: Or, Principles Of The Law Of Nature, Applied To The Conduct And Affairs Of Nations And Sovereigns, from the new edition (trans. Joseph Chitty), Philadel-phia: T. & J.M. Johnson. Law Booksellers.Vincent, R. (1974), Nonintervention and International Order, Princeton: University Press.Williamson, J.G. (1997), “Globalization And The Labor Markets: Using history to inform Policy,” lecture I, in Globalization Convergence and History, Rallacle Mattioli Lectures, Milan: Banca Commerciale Italiana, Universita Commerciale Luigi Bocconi.Windsor, P. (1984), “Superpower İntervention,” in H.Bull (ed.) Intervention in World Politics, Oxford: Glarendon Press.
[1] Stephen Krasner (2001), “Globalization and Sovereignty”,Edit: David Smith, Dorothy Solinger and Steven Topic, California Institute on Global Conflict and Cooperation, London and New York, p.34-53.